Türkiye’de siyasi tartışma, kaçınılmaz ve biraz da haklı gerekçelerle mevcut iktidarın gücü veya devamıyla ilgili bir konu olmanın ötesine asla taşınamıyor. Herhangi bir mesele iktidarın devam stratejisi bağlamı dışına çıkamıyor, en azından kendi başına daha özerk bir başlık haline gelemiyor. Herhangi bir sorun, temel tercih veya olgunlaşmış beklenti, iktidarın kuruluşunu –veya doğrudan iktidarı– nasıl etkilediği, onun tarafından nasıl kullanılabileceği düşünülmeden tartışılamıyor. Buna ne kadar teorik kılıf üretirse üretilsin aslında esas meseleyi özetleyen cümle, “bunlar gider mi, gitmez mi?”, “giderlerse nasıl?” sorularında sıkışıp kalıyor. “Beka davası” belki daha güçlü biçimde simetriğini üretiyor. Siyasetin eninde sonunda iktidarla ilgili bir mesele olduğuna elbette kuşku yok ama ilişkinin fazlasıyla teknik, tak-tik sınıra çekildiği bir eşitsizlik tarif edilmeye başlandığı da ortada. Üstelik bu durum -pek sıklıkla öne sürüldüğü gibi-  bugünün ve sadece bu memleketin sorunu da değil.

Memleketin özgün tarafları, kronikleşmiş dertleri, tarihsel bagajları gibi, anlama çabasının ürünü olmaktan çıkıp kendileri bir ayrışma (taraftarlık) unsuruna dönüşmüş akıl yürütmeler ve kavram tartışmaları, güncel küresel –popülizm gibi- tartışmalarla temas edince iyice rayından çıkabiliyor. Kavramların kullanılması veya ona özgünlük kazandırmak için uydurulmuş sıfatlar, durumu daha da karmaşık hale getiriyor. (Bu yazının konusu değil ama mesela “siyasal İslamcılık” nitelemesi, içine yerleştirildiği her yorumu sınıfsal perspektife taşıyacak “anti-liberal” dönüştürücü gibi kabul görüyor) Tekrar konumuza dönersek, iktidarın kuruluşu ve iktidarın sürdürülme pratiği üzerinden yürüyen tartışmalarda, siyasi alanın hala en önemli parçası olan taban dinamiklerinin ele alınışı da bu baskıdan azade değil. Sınıfsal ve kültürel hatların siyasete aktarılma süreci, temsil ilişkileri gibi neticeye bağlanmamış mevzular, hayli eksik teorik ve alan çalışmaları yüzünden kolay açıklamaların, basit formüllerin malzemesine dönüşüyor. Her şey gibi gidip “asıl soru”nun eteğine bağlanıyor.

18 yıllık AKP iktidarı dönemi ve özellikle de ikinci yarısı, siyasetin biçimlenişi, iktidarın yenilenen pratikleri, tazelenen ittifak-destek mekanizmaları, söylem-sembol değişimleri ve elbette taban dinamikleri açısından çok ilginç bir dönem oldu. Ancak bu çok verimli dönem, aynı ölçüde zengin çalışmalarla taranmış ve kafa açıcı tartışmalara vesile olmuş değil. (Bazı önemli çabaların hakkını teslim ederek ve çok hızlı, dinamik bir sürece değişim sırasında bakmanın zorlukları bahanesini hatırlatarak devam edelim) Siyaset tartışmalarının genel karakterine uygun olarak taban dinamikleri teması, “bu sürer mi?”, “bunlar vazgeçer mi?” soruları arasına sıkışmış vaziyette. Güncel popülizm tartışmaları vesilesiyle bütün dünyada başlayan “nasıl oluyor da böyle oluyor” şaşkınlığı, merak yaratmaktan daha çok acil formül arayışını tetikliyor. Dinamiğin kendisine odaklanmayan, -varsa- yapısal dönüşümü anlama zahmetine girmeyen, sadece sayısal veriler ve güncel gelişmelerden sonuç çıkarmaya (aslında almaya) çalışan yaklaşımlar ağırlık kazanıyor.

Siyasi destek veya taban dinamikleri konusunda tamamen ayrı sonuçlara varan ama ilişkiyi neredeyse aynı biçimde tanımlayan iki uç var: İktidarın taban desteğini kaybettiği (kaybedeceği) ve yaptığı hamlelerin konsolidasyon üretmeye yaramayacağı –ki kesinlikle öyle– fikri bir ucu, iktidarın bu hamlelerle kolayca destek temin ederek gücünü koruyacağı ya da ilerleteceği –ki destek meselesi tartışmalı olmakla birlikte güç kısmı kesinlikle öyle– diğer ucu oluşturuyor. Henüz kesin bir kopmayı ölçen bulgular olmamasına rağmen “bitti bu iş” tavrı, bir tarafın en uzak ucu; “tarafları kim olacak” sorusuna cevap vermeden, “bunlar iç savaş bile çıkartır” iddiası diğer tarafın en ırak köşesi. Açıklayıcı olmaktan çok “kafa rahatlatmaya” daha fazla hizmet eden, “hamleler işe yaramaz” ile “kesinlikle iş yapar” yaklaşımları da, hala her şeyin oy desteği ekseninde tanımlanabileceği ortak paydasında buluşuyor. Dümeni tek açıklayıcı olma zorlamasına çevirince herkes kendi yarattığı anafora kapılıyor. İktidarı kuran ve devamını sağlayacak önemli unsurlardan biri olan taban desteğini tek parametre, bunun sayısal değişimini de tek ölçü kabul etme yanılgısı devam ediyor.

Eskiden de yaygın biçimde kullanılan “gündem değiştirme” veya “gündem yönetme” meselesi de taban dinamiklerini etkileme bağlamında  yine revaçta. Evren Balta, geçtiğimiz hafta yaptığı bir sosyal medya paylaşımında şöyle diyordu:

“İktidarın toplumsal alanda yaptığı her (sembolik) değişikliği bir gündem saptırma olarak okumak a) toplumsal alan dışında bir “gerçek” gündem varsaydığı b) iktidarın sembolik kuruluşunun önemini yok saydığı c) ve dayandığı güç bloğunun taleplerini dikkate almadığı için sorunlu.”

Balta şöyle devam ediyor:

“Sembolik alanın dönüşümünden iktidarın sıkışmasını ya da gündem saptırmasını değil; genişlemesini ve ‘gerçek’ gündemini okuyabilirsiniz. Her iktidar sonsuza kadar genişleyebilir, genişlemenin sınırı ancak iktidara dışsal olabilir. Muhalefetin sorunu iktidarın sınırını iktidara içsel görmesi.”

Son günlerde, aktif muhalefet aktörlerinin ve bir kısım muhalif medyanın dikkat kesildiği “aritmetik umut” fazla popülerlik kazanırken, iktidarın yürürlüğe koyduğu yeni güç konsolidasyonu yöntemleri de daha çok dikkat çekmeye başlıyor.

İki ay önceki “seçim rehavetinin sonu mu geliyor?” başlıklı yazıda (Seçim Rehavetinin Sonu mu Geliyor?) iktidarın yeni stratejisi hakkında şüpheler dile getirmiştim:

“Yeni strateji, aritmetik açmazlara -veya umutlara- dayanan bu seçeneklerin oyun kurucu özelliğini değiştiriyor. İktidar için, seçime kaçmak veya seçimden kaçmayı bir zorunluluk veya tehdit olmaktan çıkartmak, eski avantajı sağlamayan seçim yükünü üstünden atmak, aritmetik açmazı yeniden muhalefete yüklemek demek. Bu aynı zamanda kalan son siyasi alanı, muhalefetin rahat kullanmasına kapatıyor. Seçimin iktidarın devamı için dayanak olmaya (kullanılmaya) devam etmesi ama iktidar değişimi veya alternatifler için imkan olmaktan çıkartılması.”

Bu stratejinin iktidarın yeniden inşa edildiği sembolik alanı dönüştürmesi, taban dinamikleri açısından da yeniden okunmayı gerektiriyor. “Gündem değiştirme” veya yönetme etiketini, sadece oy hareketlerine göre biçimlenen bir “alan” olarak okumak yetersiz kalıyor. Böyle okunmaya devam edilmesi, dolaylı olarak iktidarın oy konsolidasyonunun yerine güç konsolidasyonunu koyan iktidara yarıyor.

Elimizde çok fazla veri ve üzerine tartışma yapılabilecek çok sayıda çalışma olmadığı için, iktidarın tabanındaki değişimin ve iktidarın tabanıyla yeni ilişki biçiminin yönü ve ivmesi konusunda ancak sezgisel değerlendirmeler yapmak mümkün. “Haftalık Birikim”de Ocak ayında yazdığım iki yazıda (“AKP’de taban kaymıyor, tavan uzaklaşıyor” ve “Muhafazakarlaşma, yaşlanma, taşralaşma”) biraz bu sezgileri tartışmaya çalışmıştım. Küçük korona molasından sonra iktidarın yoğunlaşan atakları ve siyasi alana daha etkili girmeye başlayan yeni partiler bu tartışmada güncelleme ihtiyacı yaratıyor. Fakat bu noktada en önemli mesele AKP’yi iktidar yapan ve iktidarda tutan tabandaki –eğer varsa- değişimin sayısal bir iç sınır olmaktan çıkıp, niteliksel bir dış sınır haline gelip gelmeyeceği. Bir başka söyleyişle dünyadaki güncel popülizm tartışmalarında gündeme getirildiği gibi, kurulmakta olan yeni otoriter konsolidasyonun sembollerinden etkilenecek toplumsal gruplar, genişliyor mu gevşiyor mu veya yeterince dirençli mi yoksa zayıflıyor mu?

Kriz şartları, sorun ve dertlerin büyümesi gibi konjonktürel etkilerin, kendiliğinden sonuç doğurmasına bel bağlanmasının pek isabetli olmadığı ortada. İddia edildiği gibi oy gevşemesinin kendiliğinden iktidarın sonunu getirebileceği fikrini besleyecek –kuvvetli bir inanç var ama- kanıtlar yok. Genel memnuniyetsizliğin ve sorunların artmasıyla iktidarın kurduğu gündemi kıran bir “gerçek gündem” baskısı da oluşmuş değil. Buna karşılık, iktidarın genişleme kabiliyetini ve dış sınırlarını test ederken zorladığı şeylerin kendi zemininde ortaya çıkarttığı başka sonuçlara da dikkatli bakmak gerek. Yeniden kullanıma açılan ya da kullanım dozu artırılan semboller ve şimdi yürürlüğe konulan hamlelerle, sırasıyla Kürtler, gençler, büyük şehirler, giderek kadınlar ve ücretli yoksullar konsolidasyonun ortağı olmaktan birer birer çıkartılıyor.

Baro düzenlemesi, Ayasofya, 15 Temmuz  ve hatta bir tarafıyla İstanbul sözleşmesi iddia edildiği gibi rövanşist bir iç heyecan üretmedi ama iktidarın dışsal  sınırlarının genişliğini ve engelsiz oluşunu ortaya çıkardı. Ancak buna eklenen ücretsiz izin uzatması ve yine eklenecek olan kıdem tazminatı ile İstanbul Sözleşmesi’nin “kadın” ayağı sadece yetersiz sonuç veya kolay zafer olarak kalmayacak etkilere gebe. İktidarın yeni konsolidasyon hamlesinin olası sonuçlarında, aynı sembol dünyasına konuşabildikleri için bozucu etki yaratabilecek “sağ muhalefet” konusuna devam etmek üzere bu girişi sonlandırırken şu kadarını söylemek mümkün: “Uyanık” ana muhalefetin gerilimden (tuzaklardan) kaçarak iktidarın hamlelerini etkisizleştirme iddiası yanında, bu partilerin (İYİ, Deva ve Gelecek) hamaset söndüren heyecansızlığı galiba daha bozucu bir etki yaratıyor. Gelecek yazının spotu olarak da şunu eklemek gerek: Bu etkinin iktidarın dışsal sınırlarını nasıl şekillendireceği–yüksek potansiyele rağmen– hâlâ belirsiz.

  • Abone ol