Gezi günleri hakkında kaç yazı kaleme aldığımı hatırlamıyorum. Mesleki deformasyonun sonucu olabilir kuşkusuz, buna mukabil benim için Gezi, gelecekten haber veren, muhtemel ve ideal yönetim biçimi/biçimleri hakkında ipuçlarıyla dolu bir ‘an’dı. Uzun soluklu özgürlük, eşit yurttaşlık, insan gibi yaşam mücadelesinin, görkemli, heyecan verici bir ânı. Toplumun ulaştığı gelişmişlik seviyesini gösteriyordu. 

Hiyerarşik yönetim düşüncesini dışlayan, temsil ilişkilerini tepetaklak eden, lider talep etmeyen, hiç kimsenin sahip çıkamadığı ve güzelliği ‘ait olmaması‘ndan kaynaklanan bir dönemeç. Bir kez daha: Ne başladı, ne de sona erdi. Kendisinden önceki birikimden yararlandı ve sonrasına bolca yeni deneyim gönderdi. Diğer tüm önemli tarihsel anlar gibi. 

Tepkisel yurttaş kümeleri müesses nizamın tüm unsurlarına bakıp onlara, ‘geçtiğimiz yüzyıl’dan kaldıklarını hatırlattı. Söz konusu ‘nizam’, doğal olarak kavrayamadı.

‘Yönetim biçimi’ vaadiyle kastettiğim ise ‘park forumları’ ve ‘Gezi Parkı’ çadırları ateşe verilene dek yaşanan dayanışma. Herkesin sözünün değerli olduğu, her bir bireyin insan gibi hissettiği, bazı tarihsel kızgınlıkların hiç olmazsa görmezden gelindiği, gençlerin ana babalarının kaygılarını ve siyasi eğilimlerini pek paylaşmadıklarını sergiledikleri günler. 

Akşam parkta şarkı söyleyip kitap okuyan gençler, gündüz namaz kılmak isteyenler için alan temizliği yapıp ‘kıldıran’a megafon tuttu. Kuşkusuz yalnızca hükümet olan ‘iktidar’ı değil, hükümette olmayan türlü ‘iktidarcıklar’ı da rahatsız eden görüntülerdi bunlar. Öyle ya, ‘kindar nesil’ ile ‘Mustafa Kemal’in askeri’ olmak dışında bir dünyanın mümkün olduğu anlatılmaya çalışılıyordu. 

Her dönüşümün çok sayıda ve karmaşık nedenleri oluyor. Her tepkinin, her sesin, her neden ve sonucun… Yeni olan her neyse, o karmaşıklıktan, acemiliklerden, hatalardan doğuyor. Biraz el yordamıyla, belki. Sanırım Gezi’nin en öğretici niteliklerinden biri mutlaka ama mutlaka ‘barışçıl’ eylemlerin zorunluluğu ise, diğeri insanca yaşam için ‘dayanışma’nın gerekliliğiydi. 

O günlerde de yazmıştım; kişisel olarak ‘bankamatikler’e ya da ‘otobüs lastikleri’ne tapanlardan değilim. Gencecik insanlar ölüyorken, “Ama bankamatiklere zarar verdiler” diyebilenler için söylüyorum bunu! Gezi barışçıldı, buna kuşku yok. Buna mukabil asıl gerekli ve değerli olan eylem biçiminin, örneğin polisin karşısında kitap okumak olduğunu bıkıp usanmadan hatırlatmak gerekir. İkna edici ve şiddet tekelini elinde bulunduranı çaresiz bırakan, o tavırdı. Ya da ‘duran adam’, örneğin. Diğer eylemler, seyredeni heyecanlandırır belki ama… O kadar…

Şu anda ABD’de yaşanan ‘siyah isyanı’ için de benzer şeyleri gözlemlemek, düşünmek mümkün. Bir insanın herkesin gözü önünde polis tarafından boğularak öldürülmesi, insanları haklı olarak isyan ettirdi. Yalnızca bir cinayet değil tabii. ‘Corona’dan ölenlerin büyük çoğunluğunun yoksul ve siyah oluşu, Trump gibi korkunç birinin harladığı ırkçılık, siyahlara şiddete yönelik cezasızlık uygulamaları vs… Bir kibrit gerekiyordu belli ki ve cinayet bu işlevi yerine getirdi. 

Fakat birkaç gündür tanık olduklarımı, okuyup izlediklerimi yanlış anlamıyorsam eğer, eylemcilerin çoğunluğu ortalığın yakılıp yıkılmasına, yağmaya karşı önlemler geliştirmeye çalışıyor. Barışçıl ses verme yöntemleriyle (binlerce insanın yere yatıp “Nefes alamıyorum” deyişinde olduğu gibi!) dikkat çekiyorlar. Provokasyona karşı ‘diğerleri’ni uyarıyorlar. Haklı tepkinin kötüye kullanılmasından ve olumsuz sonuçlardan endişeliler. Çünkü herhalde kabul edebiliriz ki, Trump yönetimi de en çok ‘şiddete meyyal’ gösterici beklentisi içinde. Ceberut idarelerin kolaylıkla başa çıkabildikleri, ezip geçtikleri yurttaş tipi. 

Gezi’nin barışçıllık (ve tabii yaratıcı bir barışçıllık) dışında ikinci temel niteliği, ‘katılım’la birlikte düşünülmesi gereken ‘dayanışma’ idi. Her yerde, her anında, her aşamasında gözlemlenen çok ama çok etkileyici bir siyasi tercih. Peki, ne oldu, neler geldi o dayanışma duygusunun başına yıllar içinde? Sürdürülebildi mi?

Yazıyı uzatmayı istemiyorum bu kez.

Gezi’nin yedinci yıl dönümündeyiz ve çok insan Gezi övgüsü/güzellemesi yapıyor. O günlerde sokağa çıkan milyonlarca yurttaş buharlaşmadığına göre son derece olağan ve aynı zamanda güzel bir durum bu. Ancak, “Ah ne günlerdi o günler” ya da “Ben de oradaydım” ifadeleriyle dile gelen özlemde, zaman zaman rahatsız edici bir ton var bana kalırsa.

O günlerde caddeleri dolduran milyonlarca yurttaş, hiç olmazsa söylem düzeyinde yurttaşlar arasında ayrımcılığı reddeden, eşitlikçi bir dayanışma hedefliyordu. Örneğin medyayla ilgili bazı şeylerin farkına varıldığı, “Bize Ankara’nın göbeğinde bunu yapan, Kürtlere neler yapmamıştır!” cümlesiyle anlatılmaya çalışılıyordu. Kime sorsanız kendi eyleminin arkasındaydı ve bundan mutluluk duyuyordu. Tepkinin hiç kimse tarafından örgütlenmediğini, örgütlenemeyeceğini düşünüyordu ve haklıydı. Dayanışmanın, birlikte şarkı türkü söylemenin, parkları elbirliğiyle temizlemenin değeri dile getiriliyordu. 

Tabii söz konusu birikimin ve dayanışmacı dilin değerinden bir şey kaybetmediğini düşündüğümü söylemeliyim. O insanlar muhtemelen bugün de aynı kanıdalar. Ayrıca son yılların olağanüstü baskı atmosferinde, herkesten her zaman aynı duyarlılığı ve enerjiyi beklemek doğru değil. Hakikaten yorulduk ve son derece anlaşılabilir bir hal bu.

Peki, bugün hâlâ “Oradaydık” diyebilen ve bununla gurur duyan bunca insana; “İyi de şeker kardeşim Osman Kavala ‘seni yönlendirdiği’ iddiasıyla tutuklandığında neredeydin” sorusunu yöneltsem kırıcı olur mu? Bunca gazeteci yargılanırken neredeydin? Barış talep eden akademisyenlerin yaşamı karartılırken neredeydin? Demirtaş ve diğer HDP’liler cezaevinde ve neden orada olduklarını biliyorsun, sesini çıkardın mı? Daha sayayım mı? 

Oysa hep birlikteydin o meydanlarda. Dayanışma sergiliyordun. Dayanışmanın ne denli değerli bir siyasal tutum olduğunu anlatıyordun.

Kuşkusuz herkesin işi gücü var, boş gezenin kalfası değil. Her yere gidilemez, her yerde olunamaz, kabul. Yine de şu adı sanı çok duyulan siyasi davaların duruşmalarına bile hep aynı 20-30 kişinin gelmesi ve kişi sayısı 50’ye çıkınca “Bugün iyi kalabalık var” denilmesinde bir gariplik yok mu hakikaten?  

Evet, hepiniz, hepimiz Gezi’deydik. Milyonlarca insan. Barış, birlikte ve insanca yaşam, dayanışma talepleriyle. 

Bazı sözcük ve hedeflerin ‘ad’ı, onu gerçekleştirmek için gerekli ‘emeği’ harcamaktan daha çok rağbet görüyor. Ne yazık ki…

  • Abone ol