Bir ay kadar önce “Müzelik kapitalizmin müzesi” başlıklı yazımda, Belçika kapitalizminin mabedi olan Brüksel’deki Borsa binasında 15 Ağustos’ta açılacak olan Kapitalizm Müzesi’nin ilk ziyaretçilerinden biri olacağıma söz vermiştim.

Türkiye’de Tayyip diktasının başlattığı kayyum kıyımına karşı mücadeleleri Avrupa kamuoyuna yansıtma çabaları uzun sıcak yaz günlerinin gündemini allak bullak ettiğinden sözümde tam durup da ilkler arasında yer alamadım.

Hemen gidemeyince de, Fransa’nın Biarritz kentinde bir başka uluslararası kapitalist show’un, G7 zirvesinin sonucunu beklemek farz oldu.

Geçen yıl Kanada’da yapılan G7 zirvesi, sonuç belgesini imzalamayı reddeden ABD başkanı Donald Trump’ın uçakla dönerken ev sahibi Kanada Başbakanı Justin Trudeau’yu aşağılayıcı, Kanada’yı nerdeyse “düşman” olarak niteleyen sözler sarfetmesinden dolayı tam bir fiyaskoyla sonuçlanmıştı.

Bu seneki Biarritz toplantısında ev sahibi Fransa Devlet Başkanı Macron’un sergilediği diplomatik manevralar, özellikle toplantı sonunda ortak bir sonuç bildirgesi yayınlanmayacağını açıklaması, dünyanın yedi kapitalist ülkesi, ABD, Almanya, Fransa, İngiltere, Kanada, İtalya ve Japonya’nın kendi aralarında yeni bir büyük skandal yaşanmasını önledi.

Ancak, Le Monde gazetesinin de çok iyi vurguladığı gibi, 70’li yılların ikinci yarısında dünyaya birlikte hükmetmek için bir araya gelen bu yedi kapitalist ülkenin G7 zirvesi artık kendi içinde birlik sağlamaktan dahi aciz… Zira, 40 yıldan beri dünya çok değişti.

Her şeyden önce, 2. Dünya Savaşı’nı izleyen Soğuk Savaş döneminde kapitalist sisteme evrensel planda meydan okuyan Sovyetler Birliği ve onun liderliğindeki sosyalist sistem artık mevcut değil.

Dünya kapitalizminin ABD güdümlü NATO’su ve AB’sinin karşısında artık ne Varşova Paktı var, ne de COMECON…

G7 kapitalistleri SSCB’nin enkazından kapitalist ekonomiyi benimsemiş bir süper güç olarak çıkan Rusya’yı disiplin altında tutabilmek için 1998’de onu da aralarına alarak G8’leşmişlerdi…Ancak Putin’in Doğu Avrupa ülkelerinin NATO ve AB disiplinine dahil edilmesine karşı çıkması, özellikle de Kırım’ı ilhak etmesi üzerine Rusya 2014’te kapı dışarı edilmiş, zirve yeniden G7’leşmişti.

Aslında, dünyanın “komünist” etiketli ikinci kapitalist gücü Çin’i, nükleer silah ve enerji merkezi Rusya’yı, ekonomik ve askeri açıdan hızla büyüyen dünyanın en büyük nüfusa sahip ikinci ülkesi Hindistan’ı ve dünyanın akciğeri olarak bilinen Amazon ormanlarının sahibi Brezilya’yı kapsamayan bir zirve tüm dünyaya tek başına efendilik edemezdi.

Yine Le Monde’un belirttiği gibi, kendi bünyesinde sürekli kriz yaşayan G7 ortaklarının gittikçe amansızlaşan ticaret savaşları, hızla güçlenen resesyon, korku verici boyutlara ulaşan iklim krizleri, Amazon yangınları, Brexit, güney ülkelerinden Avrupa’ya kitlesel göçler, İran nükleer programı, Pakistan ve Hindistan gibi iki nükleer güç arasındaki Keşmir krizi, Hong Kong isyanı ve de Suriye savaşları gibi sorunlara çözüm bulması mümkün değildi.

Kapitalist sistemin bir de G20 zirvesi var ki, bunda G7 ortakları, Avrupa Birliği Komisyonu ve Avustralya’nın yanısıra Amerika kıtasından Brezilya, Arjantin ve Meksika, Asya’dan Rusya, Çin, Hindistan, Endonezya, Güney Kore, Afrika’dan Güney Afrika, İslam Birliği ülkelerinden de Türkiye ve Suudi Arabistan yer alıyor.

Bu zirve içinde bir bütünlük sağlanması bittabi G7’dekinden daha da zor… Gazeteci öldürtme şaibesi taşıyan Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman’ın ve müstebit Türkiye Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın tantanayla ağırlandığı G20 Osaka zirvesi de, yukarıda belirttiğimiz sorunlara çözüm getiremeden 29 Haziran’da tam bir fiyaskoyla sonuçlanmıştı.

Üzerinden iki ay geçmeden, son G7 zirvesi de daha ilk gününde bir skandalla açıldı… Süper kapitalist liderlerin hiç değilse birkaç aktüel sorun üzerinde ortak tavır almasını sağlamak için Fransa devlet başkanı Macron’un Amazon yangınlarını gündeme sokması üzerine G20’nin önemli ülkelerinden Brezilya’nın faşist cumhurbaşkanı Jair Bolsonaro’nun ağzını bozarak Fransa Devlet Başkanı’nın eşine dil uzatması bardağı taşıran damlaydı.

Pazar günü, G7’nin artık müzelik olmaya başladığını gösteren son haberler ard arda ekrana düşmeye başlayınca daha önce verdiğim sözü tutmak için bilgisayarı uykuya yatırıp Kapitalizm Müzesi’nin açıldığı Brüksel’in ünlü Borsa Meydanı’na doğru yola koyuldum.

Motorlu taşıt girmesi artık tamamen yasaklanmış olan tarihi La Bourse meydanına vardığımda ister istemez tam 57 yıl önceyi anımsadım. Türkiye’de gazete patronları tarafından kara listeye alındığım için Avusturalya’ya göçmen işçi olarak gitmeye hazırlanırken, dostlarımdan gelen çağrı üzerine, Türkiye İşçi Partisi’nin İzmir örgütlenmesinde yer almak için İngiltere’den alelacele Türkiye’ye dönüyordum.

Uluslararası kapitalizmin Brüksel’i merkez edinerek NATO’suyla, AET’siyle sosyalist sisteme ve de üçüncü dünyaya meydan okuduğu, buna karşı Asya, Afrika ve Latin Amerika ülkelerinde ulusal kurtuluş hareketlerinin ve anti-faşist direnişlerin giderek güçlendiği günlerdi.

1962 yazı… La Grande Place’ta, siyasal sürgünlüğü sırasında Karl Marx’ın sık sık gelip birasını ya da kahvesini yudumlarken Komünist Manifesto’yu yazdığı ünlü Le Cygne (Kuğu) Kahvesi’ni ziyaret etmiştim. Türkiye’de o yıllarda 141-142 terörü sürdüğünden eserlerini bulup okumak mümkün değildi… İngiltere’de bulunduğum kısa sürede Manifesto’yu ve Marx’ın baş yapıtı Kapital’in bir özetini yarım yamalak İngilizcemle okuyup bir şeyler öğrenmeye çalışmıştım.

Kuğu kahvesinden sonra hemen meydanın arkasında yükselen Belçika kapitalizminin kalesi Borsa Sarayı’nı uzaktan da olsa görmeliydim. Binaya yaklaştığımda gördüğüm manzara beni şaşkına döndürmüştü. Binanın önündeki merdiven basamaklarında üslenmiş gruplar bağıra çağıra sol yayınlar satmaktaydı. Tam bir tezat… Arka planda kapitalistlerin tapınağı sayılabilecek Borsa Sarayı, önünde de kapitalizmin mezarını kazmaya yeminli komünist militanlar…

Ne ki bu komünist militanların hepsi aynı çizgide değildi, hattâ aralarında derin görüş ayrılıkları vardı. 2. Dünya Savaşı sırasında Nazi işgaline karşı direnişin başını çektikleri ve yiğitçe mücadele ettikleri için toplumda büyük itibar kazanan, hattâ savaş sonrası ilk hükümete ortak olan Belçika komünistleri, Sovyet-Çin ideolojik çatışması patlak verdiğinden beri kendi aralarında didişmeye koyulmuşlardı.

Borsa Sarayı’nın merdivenlerinde komünist militanlarla yaptığım sohbette de laf dönüp dolaşıp bu ideolojik farklılıklara gelmişti.  İlgimden ötürü beni de Türkiye Komünist Partisi ya da benzeri bir siyasal örgüt üyesi zannetmiş olacaklar ki, soruyorlardı:

- Ee, sizde de bu farklılaşmalar var mı?

- Ne farklılaşması, diyordum. Bizim ülkede komünistlik de suç, sosyalistlik de, solculuk da... Bizim mücadelemiz, yasakları kaldırma mücadelesi.

Pazar günü Borsa binasınının merdivenlerini tırmanırken karşıma çıkan, Belçika’nın iki ana dilinde, Fransızca ve Flamanca yazılmış Musée du C/Kapitalisme Museum (Kapitalizm Müzesi) yazısı bu kez bana geçmişten bir başka sayfayı anımsatıyordu.

Akşam’ın genel yayın müdürü iken kurduğumuz Kitap Kulübü’nde, 1967 yılında,  benim de iki kitabım ardarda yayınlanmıştı. Birincisi Faşizm üzerine, diğeri Kapitalizm üzerine idi…

Vietnam Savaşı’nın ABD kapitalizmi tarafından daha da azdırıldığı, Kamboçya’ya, Laos’a saldırıldığı, Latin Amerika’da darbe üstüne darbeler tezgahlandığı, Türkiye’de ise ABD emperyalizmine teslimiyetin Demirel iktidarı tarafından daha da yoğunlaştırıldığı, Ordu komutanlarının OYAK aracılığıyla kapitalist sınıfa entegre edildiği günlerdi…

Kitabın sonunda şöyle diyordum: “Kapitalist sistem sadece verimsiz, israflı, akla aykırı ve adaletsz olmakla kalmıyor, o aynı zamanda tam bir çöküntü halinde… Savaşın büyük sayıda insan kaybına mal olmasına ve muazzam ekonomik kayıplara yol açmasına rağmen, kapitalist devletler, yine de, savaş`a giden yolu tutmaktan geri durmuyorlar. İnsanlığın toptan yok olması ihtimali bir gerçek olarak ortada iken, yine de savaşın biri son bulur bulmaz bir yenisine hazırlanmaya başlıyorlar…“

Gençliğinde kapitalizm karşıtı kitap yazmış, önceki yıllarda Londra’da Marx’ın anıt-mezarını, Moskova, Sofya ve Belçika’da devrim müzelerini gezmiş bir sol gazeteci olarak Kapitalizm Müzesi’ni gezecek olmak beni biraz da heyecanlandırmıştı. 

Borsa Sarayı’nın kapısından içeriye adım atar atmaz önce diğer ziyaretçiler gibi bir üst aramasından geçirildim. Ardından bir zamanlar simsarların çığlıklarında, bilgisayar ekranlarında her iş günü milyarlarca Euro’nun, Dolar’ın raksettiği gizemli büyük salona daldım. Borsa tamamen dijitalize edileceği için eskiye ait ne varsa hepsi kaldırılmış, salon bomboş… Sadece bazı duvarlarda ve geçici vitrinlerde kapitalizmin işleyişini anlatan bir dizi pano ve dijital görseller… Kapitalist üretim biçiminin doğuşu, dönüşümleri, yönettiği sektörler, işletme teknikleri, sosyal ve ekolojik  sorunlar konusundaki farklı tutumlar istatistik bilgilerle ayrıntılı anlatılmış… Bizim yıkılması gereken bir sistem olarak baktığımız kapitalizm, içinde tarihsel olarak yaratıcılık ve üretkenlik taşıyan bir sistem olarak sunuluyor.

Büyük bir panoda şunları okuyorum: ”Kapitalizmin ne manifestosu ne de siyasi partisi vardır. Kapitalist toplum hiç kimse tarafından örgütlenmedi. Kapitalizm aslında serbest piyasa ve özel mülkiyet düzeninde kâr birikimi sağlamayı amaçlayan bir mekanizmadır.”

Gerçekten de dünyanın her yerinde sosyalist parti, komünist parti, hristiyan parti, liberal parti, milliyetçi parti gibi partiler ismen mevcut, ama “kapitalist parti” diye bir partinin varlığını ben de hiç duymadım. Gerçi bu isimde bir parti mevcut değil ama, liberal, hristiyan ya da milliyetçi partilerin, dahası “sosyal demokrasi”, “ortanın solu” ya da “yönetimci sosyalizm” adı altında emekçi oylarına talip partilerin kapitalist sisteme nasıl hizmet verdiklerinin yıllardır Belçika’da da, Türkiye’de de tanığıyım.

Tam da G7 ve G20 zirvelerinde yer alan dünyanın en büyük kapitalist ülkelerinin nasıl boğazlaştıklarının tartışıldığı bu dönemde dikkatimi çeken bir başka pano kapitalizmin çeşitlendirilmesi üzerine...

Tabloya göre yeryüzünde beş çeşit kapitalizm mevcut…  Bu kapitalizmler sosyal korumanın en düşük olduğu Serbest Piyasa Kapitalizmi’nden en yüksek olduğu Sosyal Demokrat Kapitalizm’e doğru ülke adları da vurgulanarak şöyle sıralanmış:

SERBEST PİYASA KAPİTALİZMİ

(Avustralya, Kanada, ABD, İngiltere)

AVRUPA KITASI KAPİTALİZMİ

(Almanya, Avusturya, Belçika, Fransa, İrlanda, Norveç, Hollanda, İsviçre)

ASYA KAPİTALİZMİ

(Güney Kore, Japonya)

AKDENİZ KAPİTALİZMİ

(İspanya, Yunanistan, İtalya, Portekiz)

SOSYAL DEMOKRAT KAPİTALİZM

(Danimarka, Finlandiya, İsveç)


İyi hoş da, bu kadar iddialı bir müzede, G20 kapitalistleri arasında yer alan Rusya, Çin, Hindistan, Brezilya, Arjantin, Meksika, Endonezya, Güney Afrika, Türkiye ve Suudi Arabistan’a ne hikmetse yer verilmemiş.

Hele hele bir komünist partisi tarafından yönetilmekle beraber kapitalizmin tüm kurallarını ustalıkla uygulayan ve uluslararası ticarette giderek dünyanın ABD’den sonraki ikinci devi haline gelen Çin bu sıralamada neden yok?

Kafama takılan bir soru daha… Listede yer verilmiş olsaydı, G20 üyesi Tayyip Türkiyesi hangi kapitalizm kategorisinde yer alırdı?  Belki de İSLAM KAPİTALİZMİ diye altıncı bir kategori açmak, sadece Türkiye’yi değil, veliaht prens Muhammed bin Selman’ın Suudi Arabistan’ını oraya yerleştirmek gerekecekti.

Sorulara yanıt bulamadan görkemli Borsa Sarayı’nın merdivenlerinden ağır ağır indim, basamaklarda 57 yıl önce bağıra çağıra komünist yayınlar satan militanları düşünerek… Ve de, daha önce de yazdığım gibi, G7’siyle, G20’siyle kapitalizmin artık gerçekten müzelik olduğuna daha fazla inanarak… Tayyip’in İslamcı kapitalizmi de dahil…

  • Abone ol