Türkiye, “mobilitesi” yani “sınıf değiştirme” hızı en yüksek ülkelerden biridir, toplumsal katlar arasındaki asansör hızlı çalışır. “Taşralı bir fakirden şehirli bir zengin” olmaya giden yol genellikle devletten geçer ve devlet her zaman kendisi için “uygun” olanları zenginleştirir. Zaten Türkiye’nin en zenginlerinin iki üç kuşak ötesine gidip baktığınızda bu değişimin yapısını da rahatlıkla görebilirsiniz.

Bizim ülkemizde bir şey “icat ettiği” ya da yeni bir “üretim biçimi” geliştirdiği için büyük zengin olanlar yok denilecek kadar azdır. Zenginlerimizin çoğu “Resmi Gazete” zenginidir, bir yasa çıkar ve o yasayla yeni zenginler oluşur.

Bunun için devlete yanaşacak bir kurnazlığa, yasaları iyi takip edecek “ticari bir zekaya”, örgütlenme kabiliyetine sahip olmak gerekir, bu özelliklere sahip olanlar da genellikle zenginleşir.

Zenginliğin manivelasının devlette olması, parayı devletin dağıtması, kimin zengin olacağına devletin karar vermesi, “devleti” ekonomik açıdan en “değerli” varlık haline getirmiştir.

Devleti ele geçirmek sadece siyasi iktidarı değil büyük bir zenginliği de getirir. Tarih boyunca bu ülkede siyasi kavgaların hep devlet etrafında dönmesinin temel nedeni de budur zaten. Herkes bir yerinden devlete tutunmaya çalışır.

Cumhuriyetin başından bu yana devlet hep aynı “azınlığın”, “diktatörlük yanlısı” Batılı “şehirlilerin” elindeydi. 1950’den sonra zaman zaman “taşra temsilcilerinin” devleti yönetmesine izin verilse de, bu daima “izinle” olurdu ve o taşralı temsilciler ordunun gözetimi altında ülkeyi yönetirlerdi. Zengin olabilmek için “siyasi iktidarlara” yandaş olmak kadar “orduyla” iyi geçinmek de çok önemliydi.

Turgut Özal ve ANAP, taşranın “devletten ve ordudan” bağımsız biçimde zenginleşmesinin yolunu açtı. Tayyip Erdoğan ve AKP ise cumhuriyet tarihinde ilk kez devleti ordunun ve “şehirlilerin” elinden aldı.

Bu çok büyük ve çok önemli bir değişimdi, bir “azınlık diktatörlüğünün” bitmesi, “kurulu yapının” yeni bir biçim almasıydı.

AKP, bu büyük değişimi “demokrasi, özgürlük, eşitlik ve barış” sözü vererek, “azınlık diktatörlüğünün” yarattığı darlıktan artık kendileri de rahatsız olan ve yeni yollar bulunmasını isteyen şehirlilerin bir kısmının da desteğini kazanarak ve gelişmiş dünyanın “göz bebeği” olarak sağladı.

Dünya, ilk “Müslüman demokrat” ülkenin Türkiye olacağını, bir ayağı Doğu’da ve İslamiyette, diğer ayağı Batı’da ve “Hrıstiyan ülkeler” topluluğunda olan bu ülkenin “medeniyetler çatışmasını” bitirecek “tarihi” köprü olma görevi üstleneceğini düşünüyordu. O büyük destek bundandı.

AKP, uzunca bir süre bütün bu beklentileri karşılayacak, Türkiye’yi dünyalaştıracak, Müslüman alemiyle Hristiyan alemini bir dostlukta birleştirecek, “şehirli, taşralı” “laik, dinci” “Sünni, Alevi”,  “Türk Kürt” ayrımını bitirecek, devleti rant dağıtan bir mekanizma olmaktan çıkaracak bir iktidar gibi davrandı, bütün dünyadan alkış ve övgü aldı. Ortadoğu sokakları Erdoğan’ın adıyla çınlarken, Batı aleminin başkentlerinde Türkiye başbakanı düyanın en saygın liderlerinden biri olarak selamlanıyordu.

Sonra Arap Baharı’yla birlikte AKP’de büyük bir kırılma yaşandı, Erdoğan Türkiye devletini ele geçirdiğine ve yeni konjonktürde Müslüman aleminin de “halifesi” olabileceğine karar verdi.

Bu hastalıklı hayalin büyük bir gürültüyle çöktüğü yer Suriye oldu. Dünya, Türkiye’ye demokrat bir Suriye muhalefeti örgütleme “görevi” vermişken, Erdoğan ve AKP Suriye’de Sünni bir muhalefet örgütleyip, bu ülkenin kapılarını El Kaide’ye açtı. Desteklediği El Kaide’nin yarattığı korku nedeniyle Batı’nın Esad’ı yıkmaktan vazgeçmesine, Esad’ın kurtulmasına da yardım etti.

İçerde ise halifelik hayali, şehirlilerin hayatına müdahale etmeye, onların aşkına, içkisine, yaşama biçimine karışmaya uzandı.

Devlet ise Erdoğan’ın şahsi “mülkü” olarak görülmeye başlandı, küçük küçük başlayan yolsuzluklar son üç yılda çığrından çıkıp milyarlarca doların herkesin gözlerinin önünde çalınmasına vardı. Rüşvet öylesine yerleşik hale geldi ki “on milyon dolarlık” rüşvetler küçümsenir oldu.

Erdoğan zenginleri, Erdoğan medyası oluştu.

Şehirliler bütünüyle devletten ve devletin “rant çarkından” çıkarıldı. Sadece şehirliler değil, daha önce Erdoğan’ı desteklemiş “taşralı dindarların” Erdoğan’a yüzde yüz biat etmeyen kesimi de devletten uzaklaştırıldı. Devlet, Erdoğan tarafından özelleştirildi. Her bir kurumu doğrudan Erdoğan’a bağlandı.

Gücü arttıkça cüreti de arttı. Her şeyi yapabileceğine inandı.

Şehirlilerin “azınlık diktatörlüğü” yerine taşralıların “çoğunluk diktatörlüğünü” kurdu. Mahkeme kararlarını dinlemedi, yargıçları azarladı, savcıları perişan etti, hukuksuz eylemler yaptı.

Bütün bunların tepkisi de gecikmedi.

Şehir ayaklanmaları yaşandı, yolsuzlukları iplik iplik ortaya döküldü.

Toplumu ikiye bölen nefret de örneği çok az görülebilecek biçimde koyulaşıp yerleşti.

Şu anda yaşadığımız durum bu.

Ama bütün bunlar yaşanırken, insanlar da değişiyorlardı, zenginleşen “taşralı dinciler” bu zenginliklerini “istikrarlı” biçimde sürdürmek, bir yandan şehir hayatını lanetlerken bir yandan o hayatı taklit etmek istiyorlardı. Çocukları “şehir çocukları” oluyordu, kültürleri, hayatı algılayışları, teknolojiyle ilişkileri, dünyayla alışverişleri değişimden geçiyordu.

Erdoğan’ın “halifeliği” bir yandan onların iktidarının güvencesi, bir yandan da tehdidi haline geliyordu. Erdoğan’ın baskıları istikrarı zorluyordu. Taşralılar da tercihte zorlanıyorlardı.

Şehirliler ise “mecburiyetten” demokrasiyi keşfetmeye başlamışlardı, iktidarı kaçırmanın öfkesi, bir daha aynı iktidarı kuramayacaklarının bilinciyle birleşiyordu. “Eşitliğe” razı oluyorlardı artık. Şimdi artık istedikleri aşağılanmamak, rahatça yaşayabilmek, zenginlikten pay almaktı.

İki kesim yer değiştirmişti, biri “zalimliği” diğeri “mazlumluğu” öğreniyordu.

Ve birbirlerinden nefret ediyorlardı.

Erdoğan ve AKP’nin iktidarının sürmesi bu nefretin sürmesiyle mümkün artık. İktidar partisi, tabanını “akılla” bir arada tutamayacağı için ancak duygularla, pompalanan korkularla, “camilerimize ayakkabılarla girdiler, başörtülü bacımıza saldırdılar” türü kışkırtmalarla bir arada tutmaya çalışıyor.

Bu nefret politikası, doğası gereği sürekli ileri gitmek ve sürekli tırmanmak zorunda. Zaten onun için başbakan neredeyse her gün konuşup, her gün kendi tabanının nefretini ve korkusunu biliyor.

Devletin her kesimi zenginleştirmesi mümkün olmadığı için bu zenginlikten ancak Erdoğan’a kayıtsız şartsız kul olmayı kabul edenler pay alabiliyor. Bu da, “taşralı” tabanı çatlatıyor ve şehirlilerle taşralıların bir kısmı arasında yeni ortaklıklar kuruluyor.

Bugün Türkiye, son seçimlerdeki oylara dayanarak kaba taslak söylersek yüzde 43 Erdoğan yanlılarıyla, yüzde 50 Erdoğan karşıtları halinde bölünmüş durumunda. Yüzde yedilik Kürtleri de muhtemel Erdoğan destekçileri arasında sayarsak durum tam yüzde elli-yüzde elli.

Böyle keskin bir şekilde bölünen ülke yönetilemez, istikrar sağlayamaz, zenginlik üretemez. Bundan sonrası tepe aşağı gitmektir.

Eğer ısrarla eski kemalist sistem İslamcı bir sosla harmanlanarak sürdürülürse, mesele eskiden olduğu gibi “bir devlete sahip” olma kavgasına çevrilirse, bu kavga ülkeyi iç savaşın da ihtimal dahilinde olduğu bir kaosa götürür.

Ortada böyle bir nefret ve bölünme varken, bu yapıyı “eski usul” kemalizmle ve demokrasi dışı bir yapıyla götürmek imkansızdır. Israr sürerse, dindar kemalizmle birlikte Türkiye de çöker.

Bunu önlemenin yolu, yapıyı değiştirmek, demokrasiyi hiç tanımamış birinci cumhuriyetin yerine “demokrasiyi kabullenmiş, herkesi eşit gören, devletin rant merkezi olmaktan çıkartacak, hukuku sağlam bir şekilde yerleştirecek” yeni bir devlet ve toplum oluşturmak.

Bunu yapabilmek için iki büyük şansımız var.

Birincisi, bunu yapmamanın bedelinin çok ağır olması. Bu bedel, toplumun büyük bir çatışmaya girmesi, kavganın devlet etrafında dönmesi ve bunun herkesi kavgaya heveslendirmesi. Bu gerçeği görebilirsek, başımıza ne geleceğini kestirebilirsek, belanın büyüklüğü bütün toplumu değişime ikna eder. Buradaki en önemli sorun, gerçeği geri dönüşü olmayan noktayı geçmeden görmek.

İkincisi, bunu gerçekleştirmiş ve demokratik bir sitem kurmuş olan toplumlar bulunması. Ne yapmamız gerektiğini, nasıl yapmamız gerektiğini öğreneceğimiz toplumlar bunlar.

Biz, bu adreslerden birine, Avrupa Birliği’ne girmeye adayız zaten. Avrupa Birliği bize ne yapmamız gerektiğini söylüyor. Kendi tecrübelerine dayanarak bize yapılacakların listesini veriyor.

O listeyi biliyoruz. Zaten kısa bir süre öncesine kadar o listenin hepimiz için iyi olduğunu hep birlikte kabul etmiştik. Onları uygulamanın nimetlerini de yaşamıştık.

Şimdi bu iki şansı iyi kullanmaya mecbur olduğumuz noktaya vardık.

Toplumlar, mecbur olmadan değişmez ve gelişmezler. O mecburiyetler de daima zorluklarla ve belalarla birlikte gelir.

Bugün İkinci Cumhuriyet’in sadece bir “fikir” değil, bir “mecburiyet” olması da cumhuriyet tarihinde görülmemiş bir belanın, çok büyük bir toplumsal çatışmanın kapımıza dayanması… Bu çatışmadan yararlanacak ya da bu çatışmadan zararsız kurtulacak kimsenin olmaması.

Hepimizin potansiyel biçimde ortak kurbanlarız.

Toplumu “ayıran ve bölen” nefret, aynı zamanda bu toplumu “yeni bir yapı” etrafında birleştirecek çünkü yok olacağımızı bu nefretin yarattığı sonuçlarla somut biçimde görüyoruz. Gezi’de öldürülenleri, kör edilenleri, dövülenleri, tutuklananları düşünürsek, bu çatışmaların büyümesi halinde neler olabileceğini daha iyi anlarız.

Zaten bu anlaşılmasın ve Türkiye parçalanana, yok olana kadar kendi iktidarları devam edebilsin diye iktidar partisi, Gezi’nin “dış mihraklı” olduğunu söyleyip duruyor. Bunun toplumsal bir patlama olduğunun anlaşılmasının herkesi düşündüreceğinden ve insanların durumu anlayacağından korkuyorlar.

Bütün bu sefil propagandalara ve yalanlara rağmen bu toplum, eğer yaşama refleksini kaybetmemişse, gerçeği görecek. Bir sistemin çöktüğünü anlayacak. Bu sistemin artık sadece nefret, bölünme, çatışma, yolsuzluk, haksızlık ürettiğini kavrayacak. Başka bir şey üretme ihtimalinin kalmadığını fark edecek.

Kapımızdaki bela ve bu belanın büyüklüğü, paradoksal biçimde bizim kurtuluşumuzun da yolunu açıyor. Bunun sürdürülemez olduğunu, bizi ciddi biçimde tehdit ederek bize anlatıyor.

İkinci Cumhuriyet bugün hiç olmadığı kadar kaçınılmaz bir gerçek. Çünkü bunu reddetmenin bedeli hiç olmadığı kadar büyük.

Türkiye önümüzdeki birkaç yıl içinde kendisini değiştirecektir. Yeni ve demokratik bir yapı kuracaktır. Kendi nefretinin sonuçlarından korktuğu için nefretinden vazgeçecektir. Kimsenin tek başına kurtulamayacağını, ya hep birlikte kurtulup ya hep birlikte yok olacağımızı anlayacaktır.

Belanın büyüklüğü, bugün bu toplumda yaşayan herkesi birleşmeye zorluyor. Bu, en gerçek birliktir. Ortak tehlikenin getirdiği birleşmedir bu.

Türkiye’nin İkinci Cumhuriyeti yakın bir zamanda kuracağına bunun için inanıyorum.

Korkunç bir tehlikenin hepimizi tehdit etmesinden ve bu tehdidin her gün biraz daha büyüyüp, biraz daha görünür olmasından, hayatın bizi değişime mecbur etmesinden, bu mecburiyetten daha gerçek hiçbir şey yok şu anda hayatımızda.

  • Abone ol