“Sınıf” beşerî çalışmalar alanında üretilmiş en önemli, en kapsayıcı meta kavramlardan biridir. Özellikle modern ve sonrası hayatı “sınıf” kavramına hiç başvurmadan anlamak hiç de kolay değildir. İdeolojik anlamda Marksist olmayanlar bile Karl Marx’ın kullandığı anlamda “sınıf”ı, modern toplumu analiz ederken başvurulması gereken temel kavramsal araçlardan biri olarak kabul ederler. Elbette aklı başında olanlar! Toplumsal olana, siyasal olana göre çok daha kişisel, özel, mahrem olarak algılamaya meyilli olduğumuz alanların bile aslında ne kadar “sınıfsal” olabileceğini görmek birçokları için şaşırtıcı olabilir. Mutfak, beslenme kültürü, bedensel hijyen, tuvalet alışkanlıkları, cinsel hayat, giyim-kuşam, mimari, iç dekorasyon sınıfsaldır aynı zamanda. “Aynı zamanda” dememim sebebi ise bu alanları analiz ederken kullanılabilecek tek kavramsal aracın “sınıf” olmayabileceğine işaret etmektir.

Ancak “sınıf”ı tek değişken olarak ele aldığınızda, örneğin ısrarla “Her şey (sadece) sınıfsaldır” demeye başladığınızda “sınıf” kavramının kullanım değeri önemli ölçüde düşer. Çünkü sınıf hiçbir toplumda saf haliyle bulunmaz. Tıpkı değerli metallerin doğada saf halde bulunmadıkları gibi. Hayat organiktir. Toplum ilişkiseldir. Doğada metaller birbirleriyle ya da başka şeylerle karışık bir halde var olurlar. Şimdi hemen kimya diyeceksiniz! Evet haklısınız. Ancak kimyadan önce simya değerli metalleri birbirlerinden ayırt edip saflaştırmak için, birbirlerine dönüştürebilmek için insanoğlunun geliştirdiği önemli bir alandır. Modern zamanlarda elbette simyanın yerini kimya almıştır.

Bizim öncelikle Goethe’nin bir eserinin başlığı olarak bildiğimiz “Gönül Yakınlıkları” terimi öncelikle simyada ortaya çıkmıştır. Simya dilinde aralarında “gönül yakınlığı” olan metaller birbirlerine dönüşebilir metallerdir. Almanca orijinali Die Wahlverwandtschaften’dır. Fransızcası affinité élective, İngilizcesi ise elective affinity’dir. Bu terimin tarihi için ayrıntılı malumat sahibi olmak isteyenler örneğin Michael Löwy’nin kitaplarına göz atabilirler. Max Weber ise bu terime beşerî çalışmalar alanında bir kavramsal statü kazandırarak, büyük ölçüde “nedensellik” (Kausalität, causalité, causality) yerine kullanmıştır. Çünkü doğa bilimlerindeki “katı” nedensellik yerine, beşerî çalışmalarda “yumuşak” bir gönül yakınlığından söz etmek ilgili eşyanın tabiatına (yoksa tarihine, toplumsallığına mı demeliydim!) daha uygundur. Yani sınıf beşerî hayatı çözümlemekte önemli bir kavramsal araçtır ama yine de bir yerçekimi yasası değildir. Bu nedenle beşerî çalışmalarda “sınıf” kavramı kullanılırken toplumun bir doğa değil, bir ilişkiler ağı olduğu gerçeği gözden kaçırılmamalıdır.

Karl Marx on dokuzuncu yüzyılda “sınıf” kavramını geliştirirken elbette öncelikle ekonomi-politik bir eksen üzerinden düşünüyordu. Onun sınıf dışında beşerî çalışmalar alanına armağan ettiği diğer bir meta, kavram çifti bilindiği gibi burjuvazi ve proletaryadır. Çünkü Marx modern toplumda politik olanın öncelikle ekonomik olanda ikamet ettiğini iddia ediyordu. Fabrikadaki patron/işçi ilişkisini kapitalist toplumun bir alegorisi olarak okuyordu. Ve bence büyük ölçüde haklıydı.

Marx’ın ekonomi-politik eksenli sınıf kavramı modern toplumun analizinde önemli bir kavramsal araçtı ama yine de bir yerçekimi yasası değildi daha önce dediğim gibi. Zaman ve mekâna göre bazı tadilatlara ihtiyaç göstermesi doğaldı. Marx sonrasında toplumun modern ve post-modern tarihi sınıfsal tabakalanmanın sadece ve sadece ekonomi-politik bir eksende oluşmayabileceğini bizlere gösterdi. Örneğin Avrupa’da birçok ülkede gördüğümüz Hıristiyan-Demokrat Parti geleneği Kültür Savaşları tarihi içinde meydana gelmiş politik yapılardı ve büyük ölçüde laik/Katolik politik gerilimi ekseninde kurumsallaşmışlardı. Avrupa tarihinde kültür-politik ve teoloji-politik eksenin ekonomi-politik eksenle iç içe olabileceğini gösteriyordu. Benzer bir biçimde 1968 ve sonrasında ortaya çıkan gençlik hareketi mevcut politik statükoyla mücadele ederken karşılarına aynı zamanda kendi ebeveynlerini de alıyordu. Yani 68 hareketi kuşak kültürlerinin politikleşmesi ekseninde ivme kazanmıştı. Politik olanı belirleme potansiyeli açısında ekonomi, kültür, teoloji arasındaki göreli biraradalık Avrupa tecrübesinde bile belli dozda bir politik simyaya ihtiyaç gösteriyordu.

“Sınıf” kavramı elbette evrensel bir önermeydi. Ama sınıfsal tabakalanmanın her zaman ve mekânda tek bir formülle oluştuğunu söylemek de zordu. Biraz haddimi zorlama pahasına şöyle bile söylenebileceğini düşünüyorum: Beşerî çalışmaların tüm kavramları gibi “sınıf” da kimyadan çok simya özellikleri gösteriyordu. Üstelik sadece toplumsal analiz yapanlar için değil, “sınıf” kavramı üzerinden bir politik mücadele inşa etmeye çalışanlar için de bu nokta çok önemliydi. Dediğim gibi sınıf önemli bir kavramsal araçtı ama her zaman ve mekânda saf bir formül olarak değil daha çok ilişkisel olarak bulunuyordu. Sınıfsal olanı belirlemede ekonomik, kültürel ve teolojik olan belli dozlarda rol oynayabiliyordu. Toplumsal analiz ve politik mücadele açısında sağlam bir zemine basabilmek için sınıfsal tabakalanmayı etkileyen faktörler arasındaki “gönül yakınlıklarını” fark edebilmek, hatta politik mücadele için bunları gerektiğinde birbirlerine dönüştürtebilmek gerekiyordu. Politik simya derken tam da bunu kastediyorum. Doğada altını saf haliyle bulamayacağınız gibi, toplumsal ilişkilerde de sınıfı mutlak tek bir formülle göremezsiniz.

Gelelim sadede: “Bir Başkadır” dizisinin oldukça “sınıfsal” perspektifli bir bakışa sahip olduğunu düşünüyorum. Üstelik bu sınıfsallık yer yer teoloji-politik ve kültür-politik özellikler gösterse de öncelikle ekonomi-politik eksenli bir sınıfsallık. Zaten bu yazıyı siz okurları son paragrafa hazırlamak için yazdım! Bu zemin üzerinde haftaya bir Türkiye alegorisi olarak “Bir Başkadır” dizisinin sınıfsallığının kodlarını analiz etmeye çalışacağım.

  • Abone ol