Türkiye’nin çok uzak olmayan geçmişte Balkanlar’da, Kafkasya’da, Ege’de ve Kıbrıs’ta, yakın zamanlarda Libya’da ve Suriye’de, elbette Ukrayna-Kırım sorununda, son olarak da Karabağ’da, yani neredeyse bütün kriz bölgelerinde milli çıkarlarını savunurken hep Rusya’yla karşı karşıya olması tesadüf değil. Son iki yüz senedir kuzey komşusuyla hemen her zaman çatışma içinde olmasının tesadüf olmadığı gibi.

Çünkü ülkelerin dış politikalarını öncelikle coğrafya belirliyor. Hem doğal coğrafya hem de siyasi coğrafya… İki ülke arasındaki son iki yüz yıllık mücadelenin esasen okul kitaplarında “Rusların sıcak denizlere inme arzusu” diye ifade edilen jeopolitik zorunluklarla ilgili olduğu ve son iki yüz yıl boyunca geçerli olan şartların-coğrafi özellikler değişmediği için-bugün de geçerliğini koruduğunu söylemeye bile gerek yok.

Diğer bir husus da klasik jeopolitik teorilerinde biri kara gücü, diğeri deniz gücü olarak nitelenen iki büyük küresel hegemon arasındaki rekabet çerçevesinde oluşan tercih seçeneklerinin sınırlayıcılığı. Yakın geçmişte Rusya ve İngiltere arasında, sonra Sovyetlerle ABD arasında yaşanan bu rekabette Türkiye’nin yerini coğrafi şartlar belirlemişti. Bugün de coğrafyamız aşağı yukarı aynı olduğu için aynı şartlar geçerli.

Türkiye aslında Rusya ile münferit alanlarda iş birliği arayışı içinde olmaktan da hiçbir dönemde geri durmadı. Ne de olsa Türk dış politikası esasen denge politikalarında uzmanlık kesp etmiş bir diplomasi kadrosu tarafından yönetiliyor(du) iki asırdan bu yana. Ama iki ülkenin de tarihten ve bulundukları coğrafi konumdan kaynaklanan özellikleri stratejik bir ittifak içinde olmalarına engel. Jeopolitik şartlar iki ülkeyi müttefik olmaktan ziyade rakip olmaya zorluyor.

***

Son iki yüz yıl içinde, nispeten sakin geçen veya ateşkes halinde yaşanan fasılaları ve küçük çaplı münferit bazı işbirliklerini saymazsak, iki ülkenin karşı karşıya olmaktan ziyade yan yana durduğu tek bir zaman dilimi var zikredilmeye değecek. Millî mücadele ve cumhuriyetin ilk yılları. Çarlık rejimini deviren Bolşeviklerin bizi açıkça destekledikleri süreç. Batı emperyalizmine karşı yürütülen bir mücadeleye başka türlü yaklaşmaları ideolojik açıdan özellikle devrimin o hararetli günlerinde mümkün değildi zaten. İkincisi, Rusya devrimin ardından -hiç değilse bölgesel hegemonya mücadelesi bağlamında- Çarlık rejiminin savaştaki müttefiki olan İngiltere ile karşı karşıya gelmişti. Dolayısıyla ortak düşmana karşı savaşıyorduk bir anlamda. (Eski rejim ayakta olsaydı bile jeopolitiğin gereği olarak savaştaki bu ittifakın savaştan sonra sürdürülmesinin imkânı olmadığını da söylemek gerekir.)

Anlaşılan o ki Bolşevik idarenin milli mücadelede bize verdiği desteğin asıl sebebi başta boğazlar olmak üzere kendisi için jeostratejik önemi çok büyük olan Türk topraklarının İngiliz kontrolüne geçmesinin yol açabileceği “kuşatma”dan çekiniyor olmasıydı. 

Cumhuriyeti kuran kadrolar kuzey komşumuzun milli mücadelede bize yaptığı yardımlara müteşekkirdi, bunu her vesileyle gösterdiler. Ama söz konusu desteğin ideolojik gerekçesinin altındaki gerçek sebebini de bilecek kadar kurmay yaklaşımına sahip olduklarından Rusya konusunda “ne çok yakın ne çok uzak olmalı” prensibine ve belirli bir dengeye dayandırılan “iyi komşuluk ilişkileri” İkinci Dünya Savaşına kadar sürdü.  

Bu savaşın en kârlı galiplerinden biri olarak Sovyet Rusya önce orta ve doğu Avrupa’nın büyük bölümünü kendisine bağlamış ve ardından geleneksel -ve coğrafyasından dolayı “doğal”- hedefi olan Akdeniz’e ulaşma politikasını uygulama arayışına girmişti. Stalin İstanbul ve Çanakkale Boğazları üzerinde hak iddia ediyor ve Türkiye’den Kars ile Ardahan’ı istiyordu. Bizim Batı ittifakı içinde yer almaya -veya daha doğru bir ifadeyle Amerikan himayesine- acil ihtiyaç duymamız en çok bu yüzdendir.

***

Soğuk Savaş döneminde Türkiye NATO’nun “kanat ülkesi” olarak taşıdığı jeostratejik önem dolayısıyla Batı sistemi içindeki yerini koruyabildi. Soğuk Savaş’tan sonra ise özellikle Balkanlar ve Transkafkasya bölgelerinin yeniden düzenlenmesi süreci içinde yine Rusya ile karşı karşıya geldi. Özellikle bu iki bölgedeki rekabet yakın zamanda Ortadoğu’ya da taşındı ve Suriye iç savaşının perde arkasındaki rakip iki aktörü Ankara ile Moskova oldu.

Ama sonraki süreçte yine Suriye meselesinin doğurduğu komplikasyonlar çerçevesinde ABD ile bazı çıkar önceliklerimiz farklılaşır göründüğünde Rusya ile belirli bir alanda konjonktürel işbirliği seçeneği ortaya çıktı. Ama ittifak denen şeyi Suriye’de yapıp Kırım’da bozamazsınız. Onun için devletler “gemilerini yakarak” ittifak yapmak zorundalar. Türkiye gemilerini yakmış sayılmaz. Yalnızca ABD’nin yönetiminde halihazırda bir anomali durumu hüküm sürdüğü için Batı ittifak sisteminde bir karmaşa var. Ama bu karmaşa bize bir taraftan serbest hareket etme imkânı verir görünmesine rağmen bir taraftan da korunmasız bırakıyor.

Şunu demek istiyorum: Ankara’yı -yalnızca Batı dünyasında değil- dünya kamuoyunda yalnızlaştıran iç politika odaklı eylemler ve söylemler yüzünden hiçbir bölgesel meselede yanımızda işbirliği yapabileceğimiz tek bir ülke bile bulamadığımız bir konjonktürde Rusya ile karşı karşıya geldik yeniden.

  • Abone ol