Düşmanı ‘güçlü’ kendimizi ‘zayıf’ göstermek son günlerin modası... 1915’te Çanakkale Boğazı’na 300 gemilik donanmayı getirenler biraz araştırsalar, orada kaç geminin olduğunu isimleriyle birlikte öğrenebilirler.

18 Mart’ı her zamanki gibi Çanakkale deniz savaşının yıldönümü vesilesiyle bir kez daha hatırladık ve andık. Çanakkale’nin neden hedef olduğunu pek de dikkate almadan. Birinci Dünya Savaşı, Almanya açısından zaman kısıtı olan bir mücadeleydi. Alman genelkurmayı, uzayacak bir savaşın asla kazanılamayacağının farkındaydı. Almanya, denizaşırı sömürgeleri pek olmayan, güçlü bir donanması olmakla birlikte, İngiliz ve Fransız donanmaları ile karşılaştığında geri kalacağı âşikâr olan bir kara devleti olarak, kendi kendine yeterliği kısıtlı bir ülkeydi. Olası bir savaşta İngiliz donanmasının muhtemel ablukası altında dışarıdan lojistik destek sağlaması hem çok güçtü, hem de bu desteğin yetersiz kalacağı açıktı. Bu bakımdan Schlieffen planı iki ana noktaya dayanıyordu:

(a) Almanya’nın asla aynı anda iki cephede (hem batıda, hem de doğuda) birden savaşmaması gereği;

(b) savaşın birkaç ayda bitirilmesi ilkesi.

Bunun için Almanya saldırı inisiyatifini elinde tutmalıydı. Önce Fransa’ya saldırdı. Ne var ki, Alman saldırısı durduruldu. Plan sekteye uğramıştı. Almanya siperde vakit kaybediyordu. Ardından Rusya seferberliğini tamamladı. Rus ordusu ilerlemeye başladı; Almanya savunmaya döndü. Sonra karşı saldırıyla ilerledi. Fakat bu defa da Ruslar onları durdurdu.

Almanya açısından savaş kilitlenmişti; üstelik daha en başta en çok korkulan senaryo gerçekleşmiş ve Almanya açısından çok kıymetli olan zaman yitirilmişti. Almanya kum saatini dehşet içinde izlemekteydi. Savaşın nirengi noktası batı cephesiydi; fakat bu kilit açılamadığından, yeni cepheler açılması acil ihtiyaç haline gelmişti. Sarıkamış ve Kanal harekâtları bu ihtiyacı gidermek için düşünüldü; fakat başarılı olamadı.

Müttefikler bir defada birkaç kuş avlamak istedi

Tıkanan satranç oyununu çözebilecek hamle sırası karşı taraftaydı. Bir vuruşta birkaç kuş birden avlamak için masaya haritalar yayıldı. İşte Çanakkale boğazı saldırısı bu amaca uygun olarak hazırlandı. Eğer Çanakkale boğazından geçen donanma İstanbul önlerine kadar gelirse;

(a) Bulgaristan savaştan uzak kalmaya devam ederdi;

(b) Osmanlı Almanya ile kara bağlantısını yitireceğinden bu ağır yenilgiden sonra savaşa artık devam etmezdi;

(c) modern bir savaşı daha ne kadar kaldırabileceği belli olmayan Rusya’ya en kısa ve kolay yoldan her türlü yardım yapılabilir ve Rusya’nın doğu cephesinde Almanya’yı yenmesi sağlanabilirdi. Bütün bu ihtimaller sonucunda Almanya’nın da teslim olmaktan başka çaresi kalmazdı.

18 Mart sabahı muharebe nasıl başladı

Donanma komutanlığı, zaten en başından beri boğazın geçilebileceği konusunda derin kuşkular içinde olduğundan, plana soğuk bakıyordu. Hele ikinci sınıf zırhlılarla iyi tahkim edildiği düşünülen kara hedeflerinin imhasını amaçlayan bir deniz harekâtının başarılı olması imkânını zayıf görüyordu. Ne var ki, Churchill’in fikrini değiştirmeye güçleri yetmedi.

Donanmanın planı basitti: Kıyıdaki ağır ve hafif topçu bataryalarını tahrip ederek ilerlemek ve donanmanın önünde yer alan ve görevi boğaza girişi kapatan mayın sahalarını temizlemek olan küçük teknelerin açacakları yoldan geçip gitmek. Karşılıklı topçu düellosunun bütün gücüyle sürdüğü saatler boyunca mayın hatları temizlenmeden donanmanın boğazı geçmesi imkânsızdı. Bir başka kahramanlık örneği de, sıkı topçu ateşine maruz kalan korunmasız mayın temizleyen küçük teknelerindi. Zaten kıyı savunmasında yer alan az sayıdaki Alman menşeli Krupp ağır topçu bataryalarının görevi, zırhlıları vurmak iken, savunmanın hafif ve kolay yer değiştirebilen topçularının yegane hedefi, öndeki bu küçük savunmasız ve kolay batabilecek tekneleri imha etmekti. Mayınlar yerinde kaldığı sürece, zırhlıların ilerlemesi mümkün değildi çünkü. Savunma planı Alman donanma subaylarınca düzenlenmişti.

Plana uygun olarak zırhlılar, uzun menzilden savunmadaki ağır topçu bataryalarını vurmaya başladı. Hemen girişte Seddülbahir’deki batarya ilk isabet alandı. Bugün de yerinde durmakta olup, ziyaretçilerine bu cehennemi ateşi hatırlatmaya devam etmektedir. Krupp topları zırhlıları delebilecek güce sahipti; ne var ki, cephane bol değil, aksine kısıtlıydı. Nitekim topçu düellosu sırasında neredeyse zırh delici mermilerin çoğu kullanıldı. İsabetli atışlar da yapıldı.

Ama asıl patırdı, öğleden sonra oldu: Tam olarak ne zaman döküldüğü hayli tartışmalı olmakla birlikte, Erenköy koyu içine yerleştirilmiş olan ve donanmanın her nasılsa temiz raporu verdiği bölgede ilk mayın patlamaları görüldü. İlk sırada yer alan zırhlılar, plana göre lojistik destek almak üzere geriye dönerek manevra yapmaya başladığı sırada, mayına rastgeldiler. Arka arkaya infilak sesleriyle koca zırhlılar ne olduğunu anlayamadan ya hemen battılar ya da ağır yara aldılar. Bunun sonucunda sahildeki ağır topçu bataryalarının kolay hedefi oldular. Sadece birkaç dakika içinde zayiat miktarı korkunç boyutlara ulaşmıştı.

Donanma, zırhlılarını topçuların mı, torpillerin mi, yoksa mayınların mı batırdığından o karışıklıkta emin olamadı ve geri çekilme emri verdi. Temiz raporu verilen sularda acaba başka nerelerde mayın vardır sorusuna kesin yanıt verilmeden operasyona devam edilmesi, infilaklardan sonra artık düşünülemezdi bile.

Savunmanın hasarı o kadar azdı ki, yok bile denebilirdi. Fakat elde neredeyse zırh delici mermi kalmamıştı. Cephane ikmali için zaman yoktu. Eğer donanma ertesi sabah da zorlarsa, bu kez belki de geçebilirdi. Bu nedenle İstanbul’a kentin tahliyesi için öneride bulunuldu. Herkes için zor kararların verilmesini gerektiren bir geceydi. İstanbul, kentin tahliyesini planlarken, kıyı savunması ertesi sabahki muhtemel düelloyu bekliyordu. Donanma, operasyona son verirken; ertesi sabah donanmanın gelmediğini gören savunma grubu, derin bir nefes aldı. Bu kadar büyük bir tehlike pek az hasarla atlatılmıştı. Donanma geri çekilmişti; fakat kısa bir süre sonra piyadeler 24/25 Nisan’da sahile ayak bastılar. Aylarca sürecek başka bir cehenneme adım atmak üzere...

Sinemadan esinlenmiş ‘Tarihçilik’

Bir de sinemadan esinlenmiş ‘tarihçilik’ çıktı karşımıza...

Odatv’den Sinan Meydan, Çanakkale’yi yazarken dayanamamış ve Çanakkale’de savaşmaya gelmiş tam 300 düşman gemisinden de söz etmiş. Bu 300 rakamı nereden aklına gelmiş acaba diye düşündüm:

(a) “300 Ispartalı” filminden aklında kalmış olabilir;

(b) “Truva” filminde kıyıya yanaşan ve kamera tarafından yukarıdan çekilmiş yan yana yüzlerce teknenin olağanüstü görüntüsü aklında kalmış olabilir; ya da

(c) “Er Ryan’ı Kurtarmak” filminin girişinde Normandiya sahillerine çıkarma yapan Amerikan ve İngiliz birliklerinin tam sahile adım attıkları andaki, kameranın yukarıdan ve uzaktan çektiği çıkarma gemilerinin ve piyadelerin sahildeki konumlarının etkisinde kalmış olabilir. Her ne ise, sinemasal görüntülerden esinlenerek ‘tarih’ yazmaya kalkanların kaçınılmaz âkıbetiyle karşılaşmış. Oysa, 18 Mart’ta İngiliz ve Fransız savaş gemilerinin toplam sayısı, hatta gemilerin isimleri kolayca erişilebilecek bütün kaynaklarda yazılıdır.

Son zamanlarda tuhaf bir eğilim belirdi; zaferi taçlandırmak adına, “düşman”ı olduğundan daha kuvvetli göstermek ve “biz”i de olabildiğince zayıflatmaya çalışmak. Elbette tarihsel gerçeklere aykırı rakamlara belbağlamak ne ölçüde etik bir yöndür, bunun tartışması ayrı; fakat bugün bütün dünyanın bildiği ve askerî tarihin neredeyse yüzlerce araştırma ve kitapla katkıda bulunduğu bu alanda, nasıl olsa kimse bilmez diyerek, uydurmasyona başvurmak, tarih adına utanç vericidir. Çanakkale’yi de yüceltmez; olsa olsa yazanların yüzünü kızartır!

Seddülbahir’deki büyük anıttan bakınca, deniz savaşının geçtiği bütün alanı görmek mümkün: Gözlerimizin önünde boğaz girişi ile mayına çarparak batacak olan zırhlıların manevra yaptığı Erenköy koyu da uzanıyor. Bu denli dar bir bölgede bu kadar çok zırhlının birlikte, yan yana, ard arda bulunmasının ne denli güç olacağını düşünmeye çalışabiliriz. Hemen yakında boğazın girişinde bulunan ilk Osmanlı savunma topçu bataryalarını da görme fırsatımız var. Büyük boy bir Krupp topu hâlâ orada; yıkık dökük.. Her iki yanda donanma ateşinden korunmak için içine girilen ve topçular ile piyade açısından hayatta kalmanın biricik koşulu sayılan kazumatlara bir göz atmadan geçmek olmaz.

Meraklısı için kaynaklar

Tarihsel gerçeklik tartışmalarının sonu gelmez münakaşalara dönüşmesini engelleyecek yegane yöntem, herkesin kaynağını açık etmesidir. Sadece 18 Mart gününde olup bitenlerle ilgili olarak mesela Genelkurmay Başkanlığı’nın yayını “Birinci Dünya Harbi’nde Türk Harbi” serisinin “Çanakkale Cephesi Harekâtı”na (üç cilt-ama özet kitabı da var) bakılabilir. Yine Genelkurmay Başkanlığı’nın Thozi’den bir tercümesi de zikre değerdir: “Çanakkale Deniz Savaşı”. Yeni iki tercüme daha vardır: Victor Rudenno’nun “Gelibolu: Denizden Saldırı” ve Hans Kannengiesser’in “Çanakkale Cehenneminde 500 Alman”. Her mevsimde sayıları hızla artan ticari amaçlı Çanakkale kitaplığına ise pek bel bağlamamayı öneririm.

Çanakkale ve Gelibolu savaşlarına ilişkin okunmaya değer olan Gürsel Göncü ile Şahin Aldoğan’ın Siperin Ardı Vatan kitabıdır. Görsel olarak Tolga Örnek’in Gelibolu belgeselini seyretmenizi öneririm. Çanakkale Savaşları Bibliyografyası adı altında çok kısa süre önce yayınlanan ve 500 sayfayı aşkın ortaklaşa hazırlanmış bir kitap, sadece bu alanda binlerce kaynak olduğunu göstermesi bakımından zikre değer olmakla birlikte; diğer yandan, bir tarihçinin yalnızca tek bir konuda dahi nasıl uğraş vermesi gerektirdiğini göstermesi bakımından da iyi bir örnektir.
 

  • Abone ol