Belli.

Birand’dan söz edeceğim, Mehmet Ali Birand’dan.

Başlıkta “Gazeteciler başınız sağolsun” da diyebilirdim. Demedim.

Biliyorum, televizyoncuydu, köşe yazarıydı, belgeselciydi, anchorman dedikleri önündeki metni okuyan düz spikerden birkaç adım ötesde bir haber sunucusuydu, söyleşi (=interview) ustası, röportajcıydı.

Hasılı mesleğin hemen her dalında at koşturmuştu.

Ama önce haberciydi.

Akrandık. İkimiz aynı yılda doğduk. Ben başlarında, o sonlarında. Bizden önceki kuşaklar Ankara’nın resmi, kuru, soğuk, takır takır haber diliyle boğuşmuşlardı. Birand haber diline özgürlük tanıyan bir kuşaktan oldu. 1960’larda, Türkiye henüz kendi dışında bir dünya olduğunu pek umursamazken Brüksel’den aktardığı Ortak Pazar (=Bugünkü Avrupa Birliği’nin atası),  haberleriyle Avrupa’da Türkiye’yi derinden etkileyecek değişimle okurları tanıştırırken kıvrak, katı kurallarla kuşatılmamış bir haber dilini de Türkiye medyasına taşıdı.

Sonuna kadar da önce haberci kaldı.

Haberciliği konuşanın ağzına teyp dayamaktan ibaret sanan genç kuşaklar  onu iyi öğrenseler kendileri için de iyi olacak. Resmi demeç gazeteciliğinden hep uzak kaldı. Öylesi haberciliğe mecbur kaldığında sıkıntısı yüzüne de vurdu, haberine de.

Haberi deşme, derinleştirme olanağı bulduğunda ise meslekten aldığı keyif de suratına vuruyordu. (Örneğin 32. Günde, Gorbaçov’la yaptığı söyleşiyi birileri yeniden ekrana taşısalar da görseniz ve bana hak verseniz…) Habere tutkuyla asılan bir gazeteci sayesinde nasıl kupkuru demeçler, ölçülü biçili cümlelerin “ötesine taşar” bize gösterdi.

Habercilikte onu kıskandığımız çok oldu.

O da kıskanacağı haberlerle karşılaştığında kıskançlığını saklamadı. “Ah ben olsaydım bir de şunu sorardım” gibi cümleleri hiç çekinmeden kurdu.

(Bir anı: Bir başka konu için Almanya’daydım ve Almanya’nın Solingen kentinde Türklere ait evlerin kundaklandığı olayın birkaç saat sonrasında orada olma fırsatı elde ettim. Ancak Cumhuriyet gazetesinin kısıtlı bütçesinden dolayı sadece bir gün kalıp, yani bir günlük habercilik yapıp Türkiye’ye döndüm Aynı günün akşamı bir yemekte bir arayla geldik. “Nasıl dönersin, dedi, Yöneticin olsaydım işine derhal son verirdim”.

Haklıydı. Hâlâ utanırım…

*    *    *

Biliyorum bu gün bütün kağıt gazeteler Mehmet Ali Birand üstüne haber ve yorumlar ve anılarla dolup taşacak.

Hakkıdır. Fazlasıyla haketti.

O yüzden yazıyı uzatmak istemiyorum.

Yazıyı “Nur içinde yatsın” gibi klişelerle noktalamak da istemiyorum.

Yine yazının başlığına döneceğim: Haberciler başınız sağolsun!..

Ondan öğreneceğiniz çok şey var.

Ölümünden sonra bile…

Unutmayın bizim mesleğin özü, aslı habercilik. Gerisi yemeğin sosu, salatanın  limonu, pastanın kreması…

  • Abone ol