• 19.01.2014 00:00

 'İnsanları tanıdıkça, hayvanları daha çok seviyorum…'

'Böyle kötü bir dünyaya çocuk getirmek istemiyorum…'

Bunlara benzer birçok klişeleşmiş 'tesbit' daha sıralanabilir. Eskiden, -benim de eskim ergenliğim oluyor işte- dünyayı ve insanları delice merak ettiğim dönemlerde bu klişeler beni çok etkilerdi. Görmüş geçirmiş bir kişinin nice bedeller ödedikten sonra vardığı mutlak olgunluk mertebesinin işaretleriydi onlar.

Etrafıma kulak kesildiğimde, genellikle hayat ve insanlar hakkında çok kötü şeyler söylendiğini duyuyordum. Hepsinin vardığı ortak nokta, insanların ve dünyanın güvenilmez ve kötü olduğuydu.

Bunun doğal sonucu mutsuzluk, karamsarlık, güvensizlik ve nihilizmdi. Herkes, kişiliği ve imkânları doğrultusunda bir 'savunma' veya 'mücadele' yöntemi seçmeliydi. Bir süre daha bu 'düşmüş' dünyada yaşayacağımıza göre, kendimiz için bir kurtarma planı düşünmeli ve uygulamalıydık.

Bunun akla gelen ilk çaresi, güçlü olmaktır. Başkalarına güven duymamak ise ana kuraldır. Kimileri, bedenen heybetli ve güçlüdür. Bu onları hayatta bir yere kadar korur. Fiziki anlamda itilip kakılmazsınız en azından. Bazıları ise fiziken alımlıdır. Onlara hayranlık beslenir. Yoksul ve 'çıkış' dezavantajlarına sahip bile olsalar, yukarı tırmanmak için doğal avantajları vardır.

Ama en nihayetinde, kendini kurtarmanın 'yegâne' yolu, para ve mevki kazanmaktır. Bu olduğunda, insanlar huzur ve güvene kavuşacaklarını umarlar. O ev alındığında, o iş kurulup başarılı olunduğunda, o doktora yapıldığında, o mevki elde edildiğinde, fırtınanın içinden sıyrılıp bulutların üzerindeki dinginliğe ulaşan uçak gibi, artık vaat edilmiş menzile varılmış olacaktır.

İnsanlar gerçeğin bundan ibaret olmadığına dair tecrübelerle de karşılaşırlar. Midelerine oturmuş o yumruk gibi korkunun nedenleriyle yüzleşmeleri için hayat insanlara sık sık 'karşılaşmalar' sağlar. Bir vaaz, bir kitap, bir replik veya aniden aklınıza düşen fikrin açtığı çatlaktan bir parmak çıkar ve 'eksik bir şeyler var' der.

Ama onlar hemen 'Başka yere bakarlar.'

Bu 'başka yere bakma' meselesi çok önemlidir. Hepimizde bu eğilim vardır. Gerçeği tamamlayacak madalyonun öteki yüzündeki bilgilerle karşılaşmak dayanılmaz gelir. Onlardan kaçmak isteriz. Üzerine hayatımızı kurduğumuz zeminin çatlamasından, her şeye baştan başlamaktan ölesiye korkarız.

'Böyle kötü bir dünyaya çocuk getirmek istemiyoruz'dur. İnsanlardan nefret etmiş, hayvanlara sığınmış, evimize sekiz tane kedi almışızdır. Türümüzden kaçarız. Bu soylu bir sürgündür. Bunun elimizden alınmasını istemeyiz. Çünkü dünya böyledir, insanlar kötüdür, bu yaşa kadar boşuna gelmemişizdir.

O yüzden kafamızı çevirir, başka yere bakarız. Kafamızı çevirdiğimiz yer bildiğimiz yerdir. Orada yaşıyoruzdur ve güvenli bir alanımız vardır. O güven duygusu her şeyimiz olmuş, aslında ona mahkûm hale gelmişizdir. Bu mahkûmiyet bizi acz içinde hissettirir. Her mahkûmiyet bir aczdir. Ama hiçbir mahkeme insanı kendisinden daha ağır bir cezaya mahkûm edemez. Kendi kurduğumuz hücrelerin kapısı, kilidi yoktur ama, en güvenli kalelerden daha kaçılmaz tutsaklıklar bahşederler bize.

Bu tecrübeler boş ve değersiz değildir, küçümsenemez. Onları yaşamasaydık, madalyonun diğer tarafının hiç farkında olmayacaktık. Huzursuz olmasaydık, huzuru aramayacaktık. Kurduğumuz hayat bize rahatsızlık vermeseydi, gelişimimiz duracaktı. O nedenle, 'başka tarafa baktığımız' anda bile değerli bir şey yapıyoruz.

Hayat hiçbir şeyi zayi etmez, tutumludur. Yaşanan her şeyin bir anlamı var.

Dünyaya, insana dair eksik olan bilgi bizi rahatsız ediyor. Dünyada çok acı ve çok kötü insan var. Bu gerçeğin sadece bir yönü… Bunun yanında, dünya aynı zamanda çok güzel bir yer ve iyi insanları da barındırıyor. İnsanlara acı çektiren insanlarla, o acıları azaltmaya çalışan insanlar aynı dünyayı paylaşıyorlar. İşin ümit ve risk içeren tarafı ise, 'iyi' ve 'kötü' kümeleri arasında geçişkenlik var. Her an dünyada sayısız insanın kalbinde büyük patlamalar yaşanıyor ve o patlamalardan yeni bir insan doğuyor. Kötü bildiklerimiz bizi şaşırtan dönüşümler sergiliyor. İyi bildiklerimiz ise 'düşüyorlar.' Daha çoğu da, kendi pozisyonlarını korumak için büyük gayret içindeler.

Bir an geliyor ve o insan, 'başka tarafa' bakmıyor. Cesaretini toplayıp, o yeni vadiye adım atıyor. Korkuları ve ezberleri ile yüzleşiyor. Sonra…

Sonra tıpkı fırtınanın içinden geçerek bir dinginliğin içinde buluveriyor kendisini. Hayatı boyunca korktuğu çoğu şey başına gelmiyor. Ayaklarının altındaki zemin kaymıyor. Bir hiç uğruna yaşadığı, kurduğu her şeyin bir yanılgı olduğu 'gerçeği' ile karşılaşmıyor.

Sadece gerçeğin diğer yarısını keşfediyor, hayatını, kavramlarını, duygularını ve kendisini tamamlıyor.

Hayat ile bütünleşiyor ve diğer insanlarla.

Dünya ne salt kötü, ne salt iyi. Biz de öyle… Gelişiyorsak, bu gelişim iyi yöndeyse ne iyi. Çünkü iyi ağaç kötü, kötü ağaç iyi meyve vermez. Başka insanları yargılamak bizim işimiz değil. Kendi meşguliyetimiz bize yeter.