Her köklü değişim bir 'etkileşim' işidir, bir etkileşim sonucudur.

Türkiye de pek çok meselede böyle yol aldı. İç ve dış dinamikler üstüste oturdu, birbirini besledi ve tetikledi. Bu iki dinamik arasında etkileşimin sınırlı olduğu zaman ve alanlarda değişim de sınırlı oldu.

Ancak bir ülkede değişimin kalıcı ve anlamlı olabilmesi için sadece ülke içi ve ülke dışı rüzgarların etkileşime girmesi de yetmez. O ülkede 'toplumsal gruplar arasındaki ve kurumlar arasındaki ilişkilerin de tolerans merkezine oturması gerekir.

Aslında bu da yeterli değildir.

Toplumsal gruplar ve kurumlar arası bir değişimin yaşanması, 'her bir toplumsal grubun ve kurumun içinde yaşanan değişmeler'le mümkün olur.

Şimdi bu gözle Türkiye'ye bakalım...

Elbet önce önümüzde yaşananlar var.

Ancak gün üzerinden hüküm vermekten kaçınmak gerekir.

Son günlerde Gezi olayları etrafında yaşanan sert tartışmalar, kutuplaşmalar, kimlikçi bir siyaset algısının semalarımızı tekrar kaplaması toplumsal grupların içine kapanma haline, toplumsal sentez açısından bir gerilim haline işaret etse de, son 10 yılın öyküsü unutulmayacak kadar güçlüdür.

Dış dinamiklerin etkisini ana hatlarıyla biliyoruz; toplumsal gruplar ve kurumlar arası güç dengelerine ilişkin değişimleri de izliyoruz.

Bu yüzden merceği en az dikkat çeken en önemli noktaya, grup ve kurum içi denge değişikliğine çevirmek gerek. Çünkü değişim oluyorsa bu noktada ve bu nokta sayesinde oluyor, değişim tıkanıyorsa yine bu noktalarda tıkanıyor.

Bu açıdan karşımızda üç önemli değişim alanı var:

İslami alan, askeri alan ve Kürt alanı...

İmam-Hatip Okulları, başörtüsü ve benzeri konularda Türkiye'de yaşanan her kriz aslında İslami alanda bir değişimi ifade etti. Ve değişim 'laikliğin demokratikleşmesi' istikametinde oldu.

Türkiye İslami kesimin taşıyıcılığında 'seküler toplumsal bir model' üretti, başka bir deyişle İslami kesim kimliğini muhafaza ederek seküler dünyayla barıştı. AK Parti'nin bu çerçevede motor rol oynadığı, İslami kesimin içinden doğan, buna karşılık 'siyasetin İslamileşmesi'nin önüne dikilen toplumsal ve siyasal 'tabiî bir engel, hatta dönüştürücü işlevi'ni yerine getirdiği açıktır.

Askeri alanda durum şudur:

Siyasete müdahil bir kurum olarak ordu hemen her zaman kendi içinde gerginlikler, tartışmalar yaşamıştır. Bu tartışmalar ve ayrılıklar genel olarak bugüne kadar ordunun siyasete müdahale biçimi üzerine temellendirilmiştir.

Bugün ise bu bölünmelerde 'demokrasi fikri' de temel eksenlerden birisini oluşturmaktadır. Demokrasi fikri, siyaset-ordu ilişkileri açısından olduğu kadar, Silahlı Kuvvetler'in kendi iç tanımı ve askerin zihniyeti açısından da devreye girmiş bulunuyor. Henüz başlangıç noktasında olsa da, kırılgan olsa da, bu gelişme yenidir ve son derece önemlidir.

Bu iki alanda yaşanan ve Türkiye'nin son iki yılda aldığı yolu ifade eden bu gelişmeler, dış dinamiklerin birer sonucu olduğu kadar, deneyimin birikimi sonucu ortaya çıkan iç değişim süreçleridir.

Kürt alanına gelince..

Bu alan sosyal anlamda (kentleşme, bireyleşme, farklılaşma) bir iç değişim üretiyor. Buna şüphe yok. Güneydoğu'nun sosyolojik öyküsü keskin bir dönüşüme işaret ediyor.

Şimdi devrede barış süreci var. Bu süreç son 10 yıllık politikaların, özgürlük alanı genişlemesinin bir sonucudur. Ve bu sürecin, barış sürecinin önemli işlevlerinden birisi toplumsal alandaki çoğulculaşmanın siyasi alanda da yaşanabileceğini göstermesidir. Nitekim Güney Doğu Akiller Heyeti'nin en önemli bulgularından birisi bu oldu.

Mesele Türkiye'nin iktidarı ve muhalefetiyle bunları hatırlaması, bu tabloyu örseleyecek, bu tablonun önünü alacak adımlardan uzak durması lazım.

  • Abone ol