Toprak çeker derler insanı. Toprak, memlekettir, memleket ise yaşadıklarınız ve de artık yaşayamayacaklarınız... Eline tutunduğunuz bir koca adamla gittiğiniz bayram namazıdır. Ve gidemeyişinizdir artık...,

Şimdi de size tutunan çocuk... Ne kadar sürer bu tekrar? Nerede kopar film ve çocuk eline tutunduğu adamın toprağını unutur? Yoksa toprağın kendisi midir memleket? Her sürgünün döneceği memleket, ocak, ev...

Memleket toprağı bazen sevinç, bazen de mahzun bir esinti olur. Eser kavurur sizi eğer bir dostu bağrına yatırmışsa. Kaçamazsınız yeryüzünde, her yer toprak...

Bayram yerle gök arasında kalanlar, toprağın üstündekiler için hep yarım bir coşku, eksik bir sevinçtir. Elinden tutunduğunuz adamı ararsınız. Bulamazsınız. Bakarsınız, tepesinde çam ağaçları, ayaklarında yeryüzü, yanında yönünde dostları... Onlar hep ordadırlar, orada kalacaklar. Siz nerdesiniz? Onu yalnız bıraktım diye üzüldüğünüz olur olmasına da, kim daha yalnızdır acaba?

Dağların konuşkan ağaçları. Susmazlar hiç. Sessiz bir dünyanın sesidirler. Onları dile getiren Gavur Dağları’ndan esen, hep esen, durmayan yel... Tepeden ovaya her ağaca, her çiçeğe, her insana dokunarak iner. Sarar her şeyi, herkesi. Şimdilerde tepesine dikilen rüzgâr güllerini değil, adeta hayatın kendisini çevirir. Çevirir de toprağa katar sonunda. Sonra savurur toprağı, dağıtır bizi dört bir yana.

Sırtını Gavur Dağları’na yaslayan adam tepeden izler telaşı, sevinci, gideni, geleni... Aşağıda bir tren kalkar, ovada bir ateş yanar, yanından bir insan geçer. Siz yoksunuz! Nerdesiniz?

Ovada yanan anızın kokusu gelir. Gelir, çocukluğunuzda gördüğünüz koca ovayı yutan canavarları uyandırır. İrili ufaklıdırlar. Bazen birleşir, bazen bölünürler. Oynaşırlar sabaha kadar... Gün ışığıyla uyandığınızda ovanın canavarlarını boşa ararsınız. Onlar uyumaya başlamıştır artık... Yaz geceleri ovanın ateş oyunu devam eder. Siz olmasanız da seyreden birileri vardır toprağın ateşini...  

Uzaktan bir tren sesi, tiz bir düdük yankılanır yamaçlarda. Gidenler ve kalanlar... Ve gidecekler... Havada sallanan bir el. Pencereden sarkan özlem. Dönüşü beklenenler... En çok demiryolu çocukları tanır hasretin insan yüzlerini. En çok onlar bekler önlerinden geçip giden çocukluklarını. Gelmeyeceğini bilemeyecek kadar saftırlar.

İstasyon istasyon uzaklaşıp gittiğiniz, bırakıp gittiğiniz sonradan yana yakıla aradıklarınız olmasın! Yeter ki başlama o yolculuğa. Başladıysan dönemezsin, dönsen de bulamazsın. Eski bir istasyon binasının penceresinden gidişlerini seyrettiğin yolcular değil, sensin... Gidip de dönemeyen başkası değil, sensin!

Sırtını Gavur Dağları’na yaslayan adam tepeden izler bekleyişleri, dönmeyişleri...

Gözler toprağa döner beklenenler dönmedikçe. Okşayın, avuçlayın toprağı. İpek gibidir. Sürün ellerinizi, yüzlerinizi akrabalıklarını göreceksiniz. Koklayın onu. Nasıl da kokar toprak! Ter kokar, ten kokar, kan, gül kokar... O kokar, Veysel kokar, yâr kokar.

O toprağın üzerinde, toprağın kokusunu içinize çekerken üzerinizden rüzgârlar akar. Çamlar eğilir hafiften, uzaktan trenler kalkar, ovada ateşler yanar. Siz yanarsınız; kime, neye yandığınızı bilmeden.

Belki ona yanarsınız, onun hasretine, gidişine, dönmeyişine... Belki de asıl yandığınız sizin yalnızlığınız; ellerinizden tutan bir koca el, saçlarınızı okşayan şefkatten yoksunluğunuz.

Bayramlar dönüşlerdir belki; biraz eksik, buruk, biraz kırık dökük dönüşler. Sevinç kadar hüzün de varsa bayramlaşmalarda aradıklarımızı bulamadığımız içindir... Aradıklarımız yitirdiklerimizden fazlası. Dönüp de bulamadığımız biraz da biz, kendimiziz...

Ne kendimi bulabildim bu bayram, ne seni. Ellerinden öpemedim, toprağını öptüm, memleketi...

  • Abone ol