• 2.05.2014 00:00
  • (3513)

 Sosyalist teorinin başlıca kavramlarından birini “değişim” oluşturur. Tarih, sınıf mücadelesinin ürünüdür; devrimler ise tarihin motoru. Değişimi devrimciler yönetir; devrimi işçi sınıfının öncü partisi yapar. Sosyalist felsefeye göre değişmeyen tek şey “değişim”dir. Değişime direnen bütün güçler “statükocu” olarak tarif edilir.

Ne var ki Türkiye solunun tarihi “devrimci mücadele” tarihi olmaktan uzaktır. Büyük bir “değişim” mücadelesi içinde oldukları iddia edilemez. Toplumsal-siyasal sistemi kökten değiştirme amacıyla yola çıktıklarından şüphe edilmese bile son tahlilde sol, bugüne kadar devlet içindeki iktidar kavgalarının tarafı/uzantısı olmaktan kendisini kurtaramadı. Değişim için yola çıkıp, bütün enerjisini statükoyu korumaya harcadı. 

Mücadele ettikleri “egemen sınıflar” tarafından sadece kas güçleri değil, siyasal enerjileri de sömürüldü. Türkiye solunun devrimci damarının kabardığı en kritik dönemlerin, laik egemen sınıfın, proletaryanın siyasal enerjisine en fazla ihtiyaç duyduğu dönemler olması tesadüf olmasa gerek. Statüko tehlikeye düştüğü her dönemde, imdadına yetişen Türkiye soluydu. Tuhaftır; Türkiye solunun devrime en çok yaklaştığı an, statükocu güçlerin desteğini arkasına en çok aldığı anlardı. Ve sol, devlet içindeki iktidar mücadelesinde tahterevallinin hep statükodan yana olan tarafına oturdu.  Sol, kavgada devlete egemen olan kesimlerin siyasal enstrümanı olmaktan öteye geçemedi.

Kuşkusuz solun bu duruma bile-isteye düştüğü söylenemez. Siyasi tecrübe yoksunu olmaları, devleti yönetenlerin kendileri için hazırladığı tuzaklara düşmelerini kolaylaştırdı. Kendi iç dinamikleriyle ortaya çıkan, siyasal mücadele veren sol grupların yanı sıra istihbarat örgütlerinin denetiminde oluşturulan örgütler de söz konusudur. Devlet, her dönemde bu tür grupları ihtiyaç duyulduğunda kullanmak üzere el altında bulundurdu. Sadece sol ile de sınırlı kalmadı; karşıtlık işlevi görsün diye yapay sağcı ve hatta örgütler kurmayı da ihmal etmedi. 12 Eylül darbesi, bu karşıt grupların çatıştırılması üzerinden meşrulaştırıldı.  Bu anlamda 12 Eylül 1980 darbesinin bir gün öncesinde milyonlarca üyeye sahip sendika ve sol örgütlerin, 13 Eylül’de buharlaşmalarını izah etmek zor değil. Solun aktifliği ile pasifleştiği dönemler, statükonun gereksinimlerine göre belirleniyor. Solun dinamizmi sanıldığı gibi “devrimci” veya “devrimi tetikleyen” koşullardan kaynaklanmıyor; siyasi tarihe bakıldığında kritik dönemlerde statükonun sol kesimleri motive ettiği görülebilir.

Türkiye solunun yeniden sahneye çıktığı tarih dikkatinizi çekti mi? Kürt barışının gündeme geldiği ve çözüm sürecinin başladığı günlerde solun yıldızı yeniden parladı.  Düne kadar varlığının hissedilmemesinin nedeni Kürt savaşıydı. Hatta sol, PKK şiddetinin gölgesinde kalmıştı denilebilir. Ancak bu şiddet son bulduğunda, bir daha başlamasının giderek imkânsız hale geldiği sırada sol aktifleşmeye başladı. Solun birdenbire parlamasını, barış koşullarının oluşmasıyla ertelenen problemlerin gün yüzüne çıkması şeklinde rasyonelleştirmeye çalışan teorilere kapılmamak gerekiyor; devleti ve demokratik açılımlarını tümden muhafazakârlara kaptıran eski muktedirler, solu yeniden canlandırarak eskiden olduğu gibi yine bir çıkış yolu arıyor.

Kürt isyanı ve PKK şiddeti vesayet sistemini uzun yıllar ayakta tuttu. Şiddeti durduran siyasal iktidar, yönünü devlet içindeki çetelerle mücadeleye çevirdi. Devlet yeniden yapılanıyor. Siyasal sistem baştan aşağı yenileniyor. Statüko dağılıyor. İstanbul sermayesinin işçi sınıfından daha çok devrimci kesilmesinin sebebi bu çözülmedir; bu yüzden devrim şarkıları varoşlardan değil, Nişantaşı’ndan yükseliyor.