Devlet yönetimi hiç kuşkusuz dünyanın en ciddi işlerinden biri. Bu kanaate sahip olmak için herhangi bir tarih kitabından çeşitli ülkeler arasında geçmişte yaşananlara dair ayrıntıları okumak bile yeterli.

Günümüzde ise görevin ciddiyetini daha da artıran pek çok yeni unsur var. Bu bakımdan devlet yönetimine talip olanlar ve yönetimde yer alanların işleri hiç de kolay değildir.

O yüzden hayat boyu o görevin sahibi siyasilere hep saygı duymuşumdur.

Yeni sistem yolu kısalttı

Bu durumu en iyi anlayabilecek olanların başında, birkaç yıl sonra iktidarda 20. yılını kutlayacak olan AK Parti’nin siyasi ve bürokratik kadroları geliyor. Bir yandan her seçimde halktan aldıkları desteği yenilemeleri, diğer yandan da her gün önlerine çıkan devasa sorunlarla baş etmeleri gerekiyor.

‘Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi’ ihtiyacı duyulmasının bir sebebi de, yeni sistemin görevlerini daha iyi ve daha kolay yapmalarına imkan vereceğini düşünmeleri olsa gerek.

Herhangi bir konuda karar vermek için yönetici kadroların fazla zorlanmaları artık gerekmiyor; kararın oluşmasına kadar geçen süreç, en son kararı verecek kişi ile kendisinin göreve getirdiklerinden başkasının müdahil olmasını gerektirmeden nihayete eriyor.

Artık yol çok kısa.

Eskisi gibi devlet ile parti ayrımı da fazla önemli değil bu yeni sistemde; belediye başkanı adaylarını belirlemede iktidar partisine devletin istihbarat örgütü soruşturma katkısında bulunmuş…

Eski sistem buna izin vermezdi.

Bize uzak bir ülke olan Venezüela’da yaşanan olağanüstülüğe anında tepki verip mevcut devlet başkanının yanında yer almak için Meclis’e danışmak veya böyle konuların sahibi olan bakanlıktan görüş almak da gerekmedi; demokrasiye müdahale olarak görüldü orada yapılmak istenen ve hemen mevcut yönetime sahip çıkıldı.

Yeni sistem bunu da sağlıyor.

Sistem devlet yönetiminde yer alanlara geniş bir hareket alanı açarak büyük kolaylıklar getiriyor, ancak dünyanın en ciddi işlerinden biri olduğunu en başta dile getirdiğim devlet yönetiminde yer alanların yine de ihtiyatı elden bırakmamalarında yarar var.

Bazen yolu kısaltmak hedefinize varmayı imkansız hale de getirebilir.

Mutabakatı Putin hatırlattı, nasıl yani?

Konu üzerinde beni düşünmeye sevk eden, dün, Moskova’da, makam mukabili olan Vladimir Putin‘in, Suriye konusunu görüşürlerken ortaya attığı, 1998 yılında Türkiye ile Suriye arasında imzalanmış bir mutabakatın sorunu çözümde işe yarayacağı görüşünü Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan‘ın sahiplenmesi oldu.

‘Mutabakat’, dediğim gibi, Suriye ile Türkiye arasında imzalanmış, ancak bunu dile getiren üçüncü bir ülke: Rusya…

Görüşe derhal sahip çıkıldığına göre, o mutabakat, hiç değilse devletimizi yönetenler açısından önemli bulunan bir belge.

İyi de, Putin dile getirmeden o belgenin varlığından nasıl oldu da haberdar olunmadı?

Dışişleri bakanlığı, imzalanma sürecini yürütmüş kurum olarak, böyle bir belgenin varlığını biliyor olmalı. Genelkurmay başkanlığı da sürece dahildi. Hatırlatmamışlar mı?

O dönemi olabildiğince yakından izlediğim için biliyorum: Terörün azdığı bir dönemde (1991 yılı) ANAP’tan iktidarı teslim alan DYP-SHP ortaklığı, faaliyetlerini yürüttüğü komşu ülkeden PKK’yı çıkarmak için bir devlet planı hazırlatmış, onun bir parçası olarak dönemin içişleri bakanı İsmet Sezgin Şam’a giderek “Terör örgütü ile mi, yoksa Türkiye ile mi dost olmak sizin yararınıza?” sorusunu Hafız Esad‘a yöneltmişti.

Suriye, bakanı izleyen aralarında benim de bulunduğum Türkiye’den gelen gazetecileri Bekaa Vadisi‘ne kadar götürerek, PKK’nın faaliyetlerine müsaade edilmediğini ispata çalışmıştı. Suriyeliler, Mahsum Korkmaz Akademisi diye bilinen PKK kampını, Türkiye’den bakan gelmeden önce yerle bir etmişlerdi.

Gözlerimizle gördük.

Daha sonra, Abdullah Öcalan‘ın Suriye dışına çıkartılması ve sonunda Türkiye’ye teslim edilmesi sürecinde (1998-1999) yaşananları da biliyoruz. Devlet adına önce dönemin kara kuvvetleri komutanı Atilla Ateş‘in (16 Eylül 1998) yaptığı sözlü çıkış, hemen ardından (1 Ekim 1998) Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel‘in benzer bir konuşması, Hafız Esad‘ı Türkiye’nin yanında yer almanın kendisi ve ülkesi yararına olacağına ikna etmişti.

Putin‘in sözünü ettiği 1998 yılı Ekim ayında imzalanan bu arka-planla sağlanan mutabakat Öcalan‘ın Esad tarafından Şam’dan yollanmasını (Ocak 1999) ve Türkiye’ye teslimini (Şubat 1999) sağlamıştı.

O eski mutabakat bugün karşı karşıya bulunulan güvenlik sorununu çözmekte işe yarar mı?

Bilmiyorum, ama bilmek istiyorum.

Yaşlı fare, genç fareye…

Belgenin varlığından devletimizi yönetenlerin Putin‘in uyarısı üzerine haberdar olmalarını anlamakta zorlandığım gibi, Rusya’nın o belgeyi hatırlatmakla ne sonuç almayı umduğundan da tam emin olamıyorum.

Hani, yaşlı fare, deneyimsiz genç fareyi eğitirken, “Ortalıkta kocaman bir peynir gördüğünde, hele bir de mesafe kısaysa aman çok dikkatli ol; büyük ihtimalle kapan vardır”diye uyarmış ya, o fıkra aklıma geliyor.

Devlet arşivlerindeki dosyasına da bakarak etraflıca düşündükten sonra konuyu iyice tartmak ve ondan sonra bir karara ulaşmak daha makul bir yolmuş gibime geliyor.

İhtiyatlı olma konusundaki yaklaşımım, belki de, devleti onu yönetenler kadar bilmediğimdendir.

  • Abone ol