Türkiye’nin eski Türkiye olmadığı açık. Toplumsal doku değişti. Siyasal parametreler değişti. Orta sınıflaşma hemen hemen tamamlandı ve bu orta sınıfın eskiye dair referansların meşruiyetini sorguladığı çok açık.

Kısacası eski Türkiye paradigmasına elveda demenin zamanı geldi, geçiyor. Öyle ki üç seçimdir CHP kendi paradigmasını bire bir yansıtacak adaylarla yola çıkamaz hale geldi. 2007 Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde aday gösteremedi. 2010’da genel başkanını değiştirmek zorunda kaldı. 2011 genel ve 2014 yerel seçimlerinde kendi tabanına yabancı adaylar gösterdi.

Cumhurbaşkanının kim olacağına ilk defa ‘Halk’ın karar verdiği 10 Ağustos seçimlerinde ise sosyokültürel olarak kendine yabancı bir figürü aday göstermek zorunda kaldı.

Benzer durum MHP açısından da geçerli.

Bu Türkiye’deki sosyo-ekonomik değişimin geleneksel siyasal referansları geçersiz kıldığı bir duruma işaret ediyor.

Seçim sonuçlarına bakıldığında antidemokratik ittihatçı-kemalist paradigmanın gittikçe kan kaybettiği, buna karşın bu paradigmaya karşı mücadeleyle kendini var eden siyasal güçlerin ciddi bir şekilde merkeze yerleştiği görülüyor.

AK Parti hareketi merkeze yerleşme sürecini tamamlarken, HDP çatısı altında bu seçimlerde biraz daha görünür hale gelen bir hareket de aynı merkezin uzun süredir boş bırakılmış sol cephesine doğru hareketlenmiş durumda. “Demokratik” muhalefetin doğuşuna işarettir bu.

İttihatçı-kemalist siyasal cephe ise gittikçe merkezden uzaklaşıyor. Marjinalleşiyor, demokratik bir toplumda olması gereken noktaya taşınıyor.

Yeni merkezin toplumsal desteği %62’yi net olarak aşmış durumda. Bu onay yeni bir anayasal düzen için yeterli toplumsal meşruiyet anlamına geliyor.

HDP’nin radikalizm, kimlik siyaseti ve silahlı mücadele başlıklarında alacağı mesafe ile AK Parti’nin demokratik, çoğulcu, denge ve denetim mekanizmalarının çok iyi işleyebildiği bir siyasal vizyona dair daha net “öncelik” mesajları ve uygulamaları, eski Türkiye alanındaki mütereddit bir kitlenin kuşkularını giderebilir ve dönüşümü hızlandırabilir.

Bu bir saptama ve bu saptamanın kristalize ettiği iki temel sorumluluk alanı var: Çözüm sürecinin nihayete erdirilmesi ve yeni toplum sözleşmesi üzerine kurulu yeni anayasal düzen.

Bu yöndeki toplumsal onay ve talep 2010 yılından beri hiçbir şüpheye yer bırakmayacak şekilde ortaya çıkmış durumda. 10 Ağustos seçimi bunu bir kere daha teyit etti.

Bu teyidin altını çizmek gerek. Merkeze yerleşen ve merkeze doğru hareketlenen “yeni” Türkiye iddiasındaki siyasi hareketlerin bugünkü siyasal yapıyla merkezde konsolide olabilmeleri mümkün değil.

Mevcut anayasal düzen “eski” Türkiye’nin düzeni. Yapısı, kurgusu, ideolojisi, referansları ve politik irade oluşturma araçları itibariyle sadece eskiyi üretir. Restorasyona izin verir. Lakin kendini geçersizleştirecek bir siyasal irade oluşumuna imkân vermez. Bu eşyanın tabiatına aykırı olur. Türkiye tarihi bunun kanıtlarıyla dolu.

Bu sistemi zorladıkça krizler kaçınılmazlaşır. Krizleri aşmak için alınan tedbirler sistemi daha fazla kararsızlığa iter. Kararsızlık nedeniyle yaşanan kilitlenmeler sadece kişiler ve kadrolaşmalar ile aşılmaya çalışılır. Bunun da rasyonelleşme sorunlarına yol açacağını söylemek yanlış olmaz.

 

Eskinin merkez-çevre ilişkisinin tersine dönmesi ve siyasal hareketlerin yer değiştirmiş olması çok olumludur. Ancak merkez ile çevre arasındaki bu ilişkiyi belirleyen en önemli unsur anayasal düzen ise ve anayasal düzen antidemokratik siyasal hareketlerin merkezi kontrol etmesine imkân sağlıyorsa, merkez-çevre ilişkisinde sadece siyasal hareketlerin yer değiştirmiş olması, konsolidasyon ve normalleşme anlamına gelmez. Merkez ve çevre ilişkisi demokratik esaslara göre inşa edilmiş denge ve denetim mekanizmalarına sahip bir anayasal düzene göre yeniden tanımlanmazsa, merkez diye bir şey kalmayabilir.

* * *

Bu seçimi hem bir onay, hem de bir uyarı olarak okumakta yarar var.   

  • Abone ol