İslâm adına terör, son yıllarda hesaba kitaba gelmez bir tırmanışa geçti. Böyle bir gelişmeye herkesten fazla katkısı olan Amerika, şimdi bunun zararını en fazla görenler arasında. “Katkısı olan” diyorum, çünkü Soğuk Savaş sırasında Sovyetler Birliği’ne karşı Müslüman militan yetiştirme fikri Amerika’nın bu gibi işlerle uğraşan kurumlarından birinde biçimlenmişti. Afganistan, böyle bir girişimin somut vesilesi olmuştu. “Yeşil Kuşak” teorileri de onun arkasından gelmişti.

Bugün bir “Sovyet tehdidi” yok. Onunla mücadele etmek için kurulan nesne, onun yerini almak üzere ilerliyor. “Toplum mühendisliği” heveslerinin bir başarılı örneği daha.

Orada burada Müslümanlar genel olarak “terör” denilen (bu da çok anlamlı bir ad olmaktan çıktı epeydir) eylemlerden birini daha gerçekleştirince, Müslüman dünyadan birileri de “Bu İslâm’a uygun değildir” diye konuşuyor. Türkiye’nin Tayyip Erdoğan’ı da bunların arasında.

Oysa yapılanlar İslâm adına yapılıyor. Müslümanlar tarafından yapılıyor.

Yapılan şey neyse, kendi mantığı çerçevesinde “başarılı” olmuşsa, sevinenler de Müslümanlar…

O halde “Böyle şeyler Müslümanlığa sığmaz” demek ve bunu demenin dışında bir şey yapmamak herhalde anlamlı bir davranış biçimi olmaz.

Adına “Selefîlik” mi diyeceğiz, ne diyeceksek, bu tür hareketlerin, örgütlerin, eylemlerin olaydan olaya pek fazla değişmeyen bir özelliği var: bildiğimiz “medeniyet”in bildiğimiz değerlerine kontra gitmek. Örneğin “müze” denen bir kurum kurmak ve geçmişten kaldığı için “değerli” görülen bazı şeyleri orada saklamak ve sergilemek gibi “medenî” bir âdet mi var… Müslüman militanın ilk işi o yeri yıkmak ve orada saklanan eserleri paramparça etmek olmalı.

Bu gibi davranışlarda, kendini hemen belli eden bir “Batı’yla inatlaşmak” dürtüsü var. Aslında çocukça bir şey, belki; bir şeyi “Bu doğrudur” diye değil de, “Bu düşmanımı kızdırır” diye yapmak. Ama bunu devamlı, istikrarlı bir şekilde yapıyorlar.

Çığırı açanların başında gelen Humeyni (onun oluşumunda Amerika’nın bir “taksiratı” yok) Salman için ölüm fermanı çıkarırken bunu da gözetmişti: “Biz bunu yapan adamı öldürürüz, ey Batı, senin de bundan haberin olsun” payı vardı o olayın içinde. Afganistan’da Buda heykellerini uçururken ya da Mezopotamya’da müze yıkarken ve tabii insan taşlarken, insan yakarken, o motif hep orada duruyor. “Adam öldürmek” değil, adamı, kafasını keserek öldürmek de aynı ihtiyaca bağlı.

Bunları yaparak, nasıl bir hayat istediklerine dair, “Bize katılın” diye çağırdıkları insanlara nasıl bir hayat tarzı vaad ettiklerine dair epey net bir mesaj vermiş oluyorlar. Bu vaatle kimseyi ikna edemeyecekleri besbelli. İnsanlığın çoğunluğu ölmek değil, yaşamak ister. Ama her zaman, her yerde, bir soyut ideal adına başkalarını öldürme, taşlayarak ya da diri diri yakarak öldürme yetkisine ya da gücüne sahip olmak isteyen birileri bulunur. Bu “birileri”, IŞİD türünden örgütlere kendini yeniden üretme imkânı verir.

Boko Haram, IŞİD, Şebab, El Kaide, Taliban vb. Az buz iş becermediler bugüne kadar. Binlerce insanı yok ettiler. Kolay kolay da durulacağı, dineceği yok bu tutkunun. Çünkü böyle tutkulara sahip kişilerin üremesine yol açan koşullarda değişen bir şey yok.

Elbette bütün insanlık için ciddi bir sorun. Gittikçe de ciddileşiyor. Ama acaba adına bu işler yapılan İslâm’ın içindeki kişilere daha fazla sorumluluk yüklemiyor mu bu durum? “Bunlar İslâm’a sığmaz” demekle bitiyor mu sorumluluk?

Herhalde öyle. Bakın şu ara, “MİT TIR’larını durduran” askerler tutuklanıyor, yargılanıyor. O TIR’larla giden malzemenin tamamı değilse de bir kısmı IŞİD’in eline geçecekti. Tayyip Erdoğan’ın Türkiye’sinde IŞİD’e ya da benzerine malzeme göndermek, bu yolda talimat vermek, buna benzer işler yapmak meşrudur; ama bunların ortaya çıkmasına yol açmak suçtur ve mutlaka cezalandırılmalıdır.

  • Abone ol