Devletin değişime izin vermeyen “ancien regime” unsurları ile henüz yeterli direnci kazanamamış“yenilikçiler”i arasındaki kavga, bazen tv’lerde izlediğimiz ordu donatım cephaneliklerindeki infilâklar gibi; âdetâ çarkıfeleklerin yalazalarındaki şenlikler ve havaifişek görsellikleriyle ve de sağa sola patırtılı saçılışlarla, karanlıkların gizleri içinde dağılıp gidiyorlar, bir yerlere.

Bu hercümercin hemen yanı başındaki kentin kahvehanelerinden, oyalandıkları pişpiriğin tam orta yerindeyken irkilerek dışarılara uğrayan meraklıları, elde pek bir veri olmadığı hâlde, her zamanki gibi birbirlerinin yalancısı oldukları çokbilmişliklerle, bu seyirlik vukuatlara kendi aralarında olur olmaz açıklıklar getirmeye çalışıyorlar.

Ne ki, “belâları sorumsuzca istifleyip tertipleyerek,toplum hayatını ne cüretle tehlikeye attıklarına dair”, hepsine birden hesap sorar gibi soru sormak, nedense hiç birinin aklına dahi gelmiyor.

Bu durumun asıl müsebbibi olan siyasal iktidar, lüzumlu reformları yapısal olarak gerçekleştirmekten kaçındığından, ya da eğer engelleri varsa da, çıkıp halka açıkça anlatmak yerine, muhataplarıyla cadı kazanı labirentlerinde itişip kakışmayı yeğlediğinden, tıpkı deprem olgusundaki gibi, demokrasi zemininin sıvılaşıp gevşemesine bin türlü vesile oluyor.

Yasamayı, toplumsal yenilikleri yapmak için değil de,meselâ “şike” ya da “MİT yasası”ndaki gibi tadilâtlarla, kendi ekibini güvenli yerlere taşırken, su alıp batmakta olan bir gemideki sızıntıları sanki tenekeden tıkaçlarla giderebileceğini zannettiği bir onarma makinesiymiş gibi görüyor.

Demokrasi kapısını açacak olan anahtarı yanlış paspasın altında aradığından; örneğin tâ başından beri, yakaladığı pislikleri yetkililerin kulakları dibinde bas bas bağırarak bütün çıplaklığıyla kamuoyu önüne sermeye zaten kendiliğinden programlı olan “Taraf’ı dinlemek” gibi garipliklerden; nice bilinmezlere programlı bir MİT’i bağrına basmak suretiyle işlev gören ve o yüzden belki de eskinin sürüsüyle rezilliklerine de kalkan olan bir ucubeliğe doğru savruluyor.

Oysa “devlet sırrı” dedikleri çoğu şey, genellikle halktan saklanmış katakullilerdir.Örneğin MİT, KCK’nın içerisine sızarak ve provoke ederek, Kürtleri suça teşvik etmiş ve böylelikle problemin yargı önüne taşınmasının altyapısını hazırlamışsa, benzer şeyleri yapan darbeci generallerin “AKP’yi Bitirme Plânı” çerçevesindeki eylemlerinden ne farkı kalır ki, şimdi bunun?

Hâlbuki, Kürt Sorunu adam gibi çözülse, bütün bu “ancien regime” unsurlarının hepsi, “shelltox”solumuş karafatmalar gibi öteye beriye kaçışarak, yok olacaklardır. Düşmansı bulutların gölgelediği barışçı güneş, masalsı bir sihirle birdenbire ve pırıl pırıl açarak, hanidir buz tutmuş olan yürekleri ısıtacaktır.

Üstelik, MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ın, o koltuğa oturduğu ilk günden beri, ortodoks generallerin şıklattığı bir parmakla, tüm oligarşik yapı tarafından dışlanmış olduğu neredeyse görülmemektedir.

O genç adamın etinde o soğuk damga varken, biraz zor durur orada, bana kalırsa. Çünkü buraların statükocu sivil-asker bürokrasisi ve aynı zamanda daha içine nüfuz edilememiş olan MİT’in kadim yapısı, henüz başlarındaki “zenci”yi içlerine sindirecek kadar tekâmül etmemişlerdir.

Zira MİT Müsteşarı, egemenlerin sınıfsallıkları bakımından her zaman için bir astsubaydır ve daima öyle kalacaktır. O ne Harp Okulu, ne Harp Akademisi, Ne Silahlı Kuvvetler ve ne de Milli Güvenlik Akademilerini görmüş birisidir.

Hattı zatında, kışlalarda bölük koğuşlarının hemen girişindeki ranzalarda yatıp kalkarak erbaşlık yaparlarken, şu Allah’ın cezası(!) Menderes yüzünden statüleri yükseltilerek, neredeyse kendilerine“şirk koşarak” benzetilmeleri, subayları ve hele hele generalleri bir hayli öfkelendirmiş, onlara karşı hep mesafeli durmalarına yol açmıştır. Astsubaylığın kasttaki yeri öylesine aşağılayıcıdır ki, birkaç aylık eğitimle yedek subay olan bir üniversite mezunu, o sıradanlığıyla bile yirmi beş senelik bir başçavuşun mesleki kariyerine üstün gelerek, ona amir olabilmektedir.

Her insanın bir biçimde babasıyla övünmesi mümkün iken, örneğin bir subay için astsubay babasıyla dolu dolu övünmek, pek öyle mümkün değildir. Astsubay çocuğu subayların, babalarıyla geçen hatıraları âdetâ yok gibidir. Aynı şey, bir subayın astsubay kızı olan eşi için de geçerlidir. Eş-dostla sohbetlerde, lâf bir suçlu gibi geçiştirilerek, bu konuların derinliğine inilmez. Şimdiki hayat tarzının baba evindekiyle mukayesesine, ne başkaları, ne de kendileri bakımından fırsat tanınır. Meselenin sosyolojik ve patolojik boyutları bir yana, ordunun en temel emekçileri olan astsubayların kendileri de dâhil olmak üzere, taraflar, bu konuyu giysi altında kalmış bir yara gibi saklarlar.

O yüzden, MİT Müsteşarı, “Amerika’da Maryland Üniversitesi’nde Siyaset ve Yönetim Bilimi” okusa ve“Bilkent Üniversitesi’nde yüksek lisans ve doktora” yaparak kendisini en üst düzeyde yetiştirmiş olsa bile, militarizm açısından hiçbir şey değişmeyecek, çıkmayan bir mürekkep lekesi gibi en önde duran astsubaylığından kurtulamayacak, “gök kubbeyi alıp da, tavan diye çatsa başlarına/ yedi kandilli Süreyya’yı uzatsa oradan”, gene de yaranıp gözlerine giremeyecektir; o ortodoks generallerin, üst siyaset bürokrasisinin ve kendisine kapılarını yirmi aydır gönülden açtıklarına asla inanmayacağım MİT hiyerarşisinin.

Kendisine, “muhtar bile olamaz” denen Erdoğan, boşuna seçmedi, onu oraya.


[email protected]

  • Abone ol