“Seni izlemediğimizi mi sanıyorsun” demişti bana,12 Mart faşizminin ünlü tümen komutanı.

Sonradan Özel Kuvvetler Komutanlığı bünyesinde yer alacak olan Seferberlik Tetkik Kurulu’nun kurucu babasıydı, Cihat Akyol adlı o general.

İzledik dediği de ne?

Benim gibi teğmen olan bekâr evi arkadaşlarımı ve kışlada istihbaratçılıkla görevlendirdikleri bir üsteğmeni kullanmaktan ibaret sovyetik bir metottan başka şey değildi yaptıkları.

Mahkemelerde bir bir ortaya çıktı, çünkü bunlar.

Yakaladıkları neydi pekiyi?

Mustafa Akdağ’ın “Türkiye’nin İktisadi ve İçtimai Yapısı

Niyazi Berkes’in “Türkiye’de Çağdaşlaşma”sı

Adnan Adıvar’ın “Tarih Boyunca İlim ve Din”i

Nazım Hikmet’in “Memleketimden İnsan Manzaraları

Yani böyle şeyler.

Hoş, Nazım artık, kafaları karışmaya yetecek bilinç yoksunluğunda ne kadar günümüz solcu bozuntusu varsa hepsini inandırmaya kâfi gelecek ölçüde, eski faşist generallerin dilinden düşmez oldu şimdilerde ya; o zamanlar için bu, âdetâ Fransız mizah dergisi Charlie Hebdo’yu bulundurmak ve arka çıkmak gibi bir şey sayılırdı.

Bugün Nazım şiiri okuyan eski generaller, o yılların parlak birer kurmayı olarak, bu ülkenin tüm sorunlarının temel sebebi olan askerî rejimlerin gözüne girmede ve nöbeti devralmada birbirleriyle yarışmaktaydılar.

Benim gibi “kızıl da değil, kıpkızıl” bir komünisti yakalamanın mutluluğuyla sarhoş; meselâ sinemaya gidersem salona film başlamadan önce girmeliymişim ki, arkamda bıraktığım sıralarda oturan muhtemel düşmanlarımı ışıklar henüz açıkken gözlerimle kolaçan edebilmeliymişim.

Dolmuşa binersem, öne oturmamalıymışım. Zira sırtımı düşmanlarıma dönermişim.

İşte bu derece hastalıklı adamların kurduğu kurumların gizli saklı yerlerinden olan o kozmik odalar, 17/25 Aralık’tan beri rüzgârları tersten esen bir sürecin sonucu olarak, yeniden ayakları üstünde doğruluyor, yeniden itibar kazanıyor, restoreye çalışılıyor.

Geçenlerde yazısını okuduğum emekli bir amiral, “kozmik odalara girilerek Türkiye’nin Savaş Plânları çalınmak istendi” demeye getiriyordu.

Bir kere, Türkiye’nin “Savaş Plânları” olmaz!

Savunma Plânları” olur.

Yeni çağın demokrasi teorisi, askersel bir meşruiyete ancak savunma konsepti çerçevesinde izin vermektedir.

Atatürk daha yüz sene önce, “Toplumun hayatı tehlikeye girmedikçe, savaş bir cinayettir” demiştir.

Bu seviyelere gelmiş askerlerin, kavramlar arasındaki farkların ayırdında olmaları beklenir.

Kozmik odaya giren, herhangi bir kimse değil ki; bu ülkenin hâkimi.

Kandil’de PKK’lılarla kucaklaşan bir siyasi parti başkanın arkasında politikaya soyunan generallerin oralara girip çıkmasından duyulmayan kaygı, Türk yargıcına gelince mi duyulacaktır?

Kaldı ki, İdare’nin tüm eylem ve işlemlerinin yargı denetimine tâbi olması, evrensel bir hukuk kuralıdır.

Hem nedir “Devlet Sırrı”; yasal mevzuatın orasında burasında, nereye çeksen o tarafa uzayan soyut ve müphem birkaç hükmün dışında, henüz yasası bile olmayan bir kavram olmaktan öte?

Ne demek meselâ, hakkındaki sicilin bir şahıstan saklanması, onun kendini savunamaması?

Öğretmen not verirdi de, sorduğunda söylemez, karnende görürsün derdi, okullardayken.

Bakar mısınız şu kültüre; şeffaflıktan nasıl da uzak, nasıl da herkesin birbirinin kuyusunu kazdığı.

Yurdun işgal edilme olasılığına karşı hazırlıklar” adı altında, ülke yönetimine meraklı eski generallerin tüm toplumu fişleyegeldikleri Gladio tipi örgütlenmelerin zulasıydı, o gizliliğine sığındıkları yerler de.

Ama şimdi herkes, vazgeçtik hesaplaşmaktan, bütün bunları aklamanın peşinde.

Daha dün neye yakınıyordu Kılıçdaroğlu?

77 milyonun 77’sini de fişlemişler!

İyi de, bir vakitler ordudaki işi bu olan adamları şimdi senin kalkıp partinden aday adayı göstermene ne diyeceğiz, öyleyse?

Buranın kirlilikten arınma bilincine hiçbir yerde rast gelemeyecek miyiz, Allah aşkına!

[email protected]

[email protected]

  • Abone ol