Geç de olsa toplumun üzerindeki örtü kalktıkça, toplum da “normalleşiyor”. Normalleşme bu anlamda ülkenin tarihsel ve toplumsal gerçeğini bir başka açıdan görme anlamına geliyor. Toplum, sanırım Etyen Mahçupyan ilk kullanmıştı bütün Cumhuriyet tarihinin aslında bir parantez olduğunu ve bu parantezin de kapanmakta olduğunu farkediyor. Tabii doğal olarak “parantezin içindeyken”algıladığı dünya ile “parantezin kapanmakta” olduğu şu günlerdeki algıladığı dünyanın farklı dünyalar olduğunu da...

Siyaset alanında “İslami” kesim zaten hakkı olduğunu düşündüğü bir etkinliğe kavuşuyor. Değişmez gibi duran koca bir sistemin nasıl değiştiğini ve üstelik de bu değişimi kendisinin yarattığını görünce biraz şaşkınlık içinde de olsa müthiş bir özgüven duygusu yaşıyor. Bu özgüven duygusunun en somutlandığı kişi ise tabii ki Başbakan.

Başbakan’da somutlanan bu özgüven duygusu son günlerde öyle bir yere varmış ki, onun gözünde, bir demokrasiyi yönetmekle bir şirketi yönetmek arasındaki sınırlar iyicene kalkmış görünüyor. Örneğin geçenlerde bir barajın açılışında, yanındaki bakana o baraja Meclis Başkanı’nın adının verilmesinin uygun olacağını fısıldıyor ve barajın adı, hemen oracıkta Meclis Başkanı’nın adı oluveriyor.

Bu “normalleşme” süreci belki de asıl “laik” kesimde depremlere yol açıyor. Koca bir siyasi sistemin örtüsü kalktıkça, bir biçimde kendinin gibi gördüğü her şeyin aslında kendine ait olmadığını görüyor. Bunun da ötesinde sayıca da, siyasi güç olarak da aslında bir “azınlık kimlik” olduğunu farkediyor. Ülkeyi bugüne dek yöneten bir kesim olduğundan dolayı da, düştüğü bu duruma bakarak kendini çok derin biçimde “mağdur” hissediyor.

Bu “normalleşme” süreci “Kürt” siyasetini de etkiliyor. Değişen siyasi iklimin Kürtlerin siyasi taleplerinin kabul edileceği bir mecrada gelişmesi için her zamankinden daha fazla ve daha güçlü bir biçimde “Biz de buradayız!” demeye başlıyor. Elinde nesi varsa onunla bunu yapıyor. Ülke tarihinin en büyük mağdurlarından olan Kürtlerin, varlıklarını dahi inkâr üzerinden yürümüş bunca yılın sisteminin değişmesinden umutlanmamaları ise mümkün değil.

Normalleşme, bu ülkede, bunca yıldır “yan yana yaşamış” ve fakat “birarada olamamış” farklı kimliklerin kendi sınırlarını görmelerini sağlayan bir spot ışığı gibi. Işık kimliklerin üzerine düştükçe, sınırlar ve sorunlar netleştikçe aslında “nasıl birarada yaşayabiliriz” sorusu da sorulmaya başlıyor. O nedenle de birarada yaşamanın kurallarının konması anlamında yeni bir anayasaya olan ihtiyaç bu “normalleşme sürecinin” kaçınılmazı olan bir ihtiyaç.


Doğrusu yazmakta olduğum bu yazıyı yazarken, Ahmet Altan, Yasemin Çongar ve Neşe Düzel’in Taraf’tan istifa etmiş olduğuna dair bir haber aldım
. Bu yazının konusu olan“Türkiye’nin normalleşmesi süreci”nde belki de en fazla katkısı olan Taraf gazetesinin bu önemli yazarlarının istifaları birçok kişi için olduğu gibi benim için de hiç beklenmedik bir haber oldu. Nedenlerini henüz bilmediğimden daha ileri bir yorum yazacak değilim. Ama şunu söylemeliyim kiTaraf gazetesine rengini veren bu arkadaşların olmadığı bir Taraf gazetesi aynı Taraf gazetesi olmaz.

Bu yazıda normalleşme sürecinin “laik” kesim bakımından nasıl bir siyasete işaret ettiğini değerlendirmek istiyordum. Ama sanırım burada kesmem daha uygun olacak. Belki daha sonra bu konuya yeniden dönerim.


[email protected]

  • Abone ol