Seçim, partiler arasındaki yarışı hızlandıran bir olgu olduğundan her zaman biraz gerginlik taşır. Seçim gününe yaklaştıkça da bu gerginlik doğal olarak artar. Bizde seçimler partiler arasında gibi gözükse de aslında farklı kimlikler arasında cereyan ettiğinden artırdığı gerginlik de doğal olanın üstüne çıkar ve ülke bir tür savaş havasına bürünür. Nitekim son günlerde HDP’ye yapılan ve üstelik de “sistematik” gibi gözüken saldırılar bu savaş havasının bir parçası.


Tabii bu savaş havasının solunduğu ortamlarda yaşanan fiziki şiddeti bir kenara bırakırsak (bırakmamız gerekmiyor tabii ki ama) bu savaşın aslında daha çok propaganda diline yansıdığını görürüz. Liderlerin meydan konuşmalarında birbirleriyle ilgili söyledikleri sözlerin şiddetine bakınca, insan, “Yahu bu adamlar seçim sonrasında da aynı parlamentoda olacaklarına ve çeşitli vesilerle karşılaşacaklarına göre, nasıl birbirlerinin yüzlerine bakacaklar, nasıl birbirlerinin ellerini sıkacaklar” diye düşünmeden edemiyor. Bu gerginlik seçim sonrasında da bitecek değil hoş. Çünkü önümüzde bu seçimlerden daha da önemli Milletvekili ve Cumhurbaşkanlığı seçimleri var. Ama her durumda seçim sonrasında her bir partinin aldıkları sonuçlar nedeniyle, kendi içlerinde kısa da olsa bir sarsılma geçireceği açık. Çünkü, hiçbir parti (BDP ve HDP hariç) istediği sonuçları elde edemeyecek ve aşağı yukarı (doğrusu bunun çalışmasını yapmadım ama) yıllar içinde aldığı oyların yalnızca yüzde 2-3 sapmayla “ortalaması” çerçevesinde oy alacaklar.  Böyle düşünmemin nedeni ise bu seçimlerde AKP’nin de, CHP’nin de MHP’nin de yaslandıkları “kimliklerin” geleneksel oyları ne kadarsa o kadar oy alacakları. Bir diğer değişle bu seçimde sürpriz olmayacak, olacaksa, sürpriz yalnızca BDP’nin ve HDP’nin aldıkları oylarda olacak.

Çünkü siyasi partiler arasında gerginlikler her bir partinin dayandığı kimlik mensuplarını kendi partileri etrafında birleşmeye iter. Etrafta yüzer-gezer oy kalmaz. Sandığa gidildiği son günde, bir seçmen, haklarında binbir uygunsuz iş duymuş olsa bile yine de şu ya da bu sebeple dahil hissettiği kimliğin içinden, o kimliğin temsil olunduğunu düşündüğü partiye oy verir ve de verdirir.

BDP’nin ve HDP’nin sürpriz yapacağını düşünmemin nedeni ise bu partilerin geleneksel bir kimlik siyasetinden demokratik bir siyasete adım atmış olmalarındandır. Bu partilerin bu seçimlerde yaslandıkları Kürt kimliğinin dışında diğer kimliklerle de dayanışarak yeni bir demokrasi arayışı içine girmiş olmaları bu seçimde böyle bir sürpriz yapma olasılığını da gündeme getiriyor bence. Doğrusu bu yaklaşım, bir zamanlar AKP’nin de neden ve nasıl sürpriz yaptığını da açıklar. Çünkü “mağdur” bir kimlik partisi olarak AKP, iktidar olana kadar yalnızca İslami kimliğin değil dışındakilerin de oylarını alabilme yönünde davranmıştı (demokratik bir siyaset yapmıştı) ve böylelikle de Türk siyaset tarihinde bir sürprizin de temsilcisi olmuştu. Şimdi ise yalnızca kendi tabanı üzerinde bir konsolidasyon sağlamanın peşinde. Yazının girişinde, seçim sonrasında her bir partinin aldıkları sonuçlar nedeniyle, kendi içlerinde kısa da olsa bir sarsılma geçireceğini söylemiştim. Böyle bir fikre varmamın nedeni ise gerek siyaset elitinde ve gerekse de toplumda “kimlikler” etrafındaki siyasetten, “çok-kimlikli demokratik” bir siyasete doğru bir eğilimin bir zamandan beri görünür hale gelmiş olmasıdır. Üstelik böyle bir siyasetin sosyolojik bir temeli de bu ülkede vardır. İslami kimliğin “milliyetçiliğe” prim vermeyen söylemi ve bu söylemin kolaylıkla bugünün çok-kimlikli, çok-kültürlü dünyasına adapte edilebilme olanağının bulunması, bu, “çok-kimlikli demokrasi”nin yaratılabilmesinin de zor olmayacağını söylüyor. Özellikle Kürt sorunu, Alevi sorunu dediğimiz kadim sorunların çözümü de böylelikle sağlanabilir.

Yeter ki “din kardeşliğinden” “hak ve hukuk” konuşmaya geçebilelim.

  • Abone ol