Son Gezi olayları bir kez daha gösterdi ki, özgürlük mücadelesi verdiğini sananların büyük çoğunluğu algılarının esiri olmaktan kurtulamıyorlar.

            Algı dünyamızı özgürleştirmeden ne gelişen olayları doğru analiz etme şansına sahip oluruz, ne de kendimiz özgür olabiliriz. Sonuçta barış, demokrasi ve özgürlük mücadelesine bir katkı koymamız da mümkün olamıyor.

            Algılarımızı belirleyen ve bizi, bizim gibi olmayanlarla karşıt kutuplara savuran, ötekileştiren de ne yazık ki resmi ideolojinin yaşamımız boyunca damarlarımıza şırınga ettiği zehirli önyargılarımız.

            Kuşkusuz geleneksel yaşam tarzımız, tarihsel geçmişimiz ve kültürümüzün de bu önyargılarda çok büyük rolü var. Geçmişimizle yüzleştiğimiz, kültürümüzü iyi özümsediğimiz zaman yaşam tarzımızı değiştirme, olaylara daha objektif bakabilme olanağına kavuşabiliriz.

            Ancak bir ulustan devlet yaratma yerine, tersinden bir uygulamayla devlete uygun ulus yaratma çabalarının sonucu topluma özel bir proje olarak dayatılan resmi idoloji; toplumun derinliklerinde öyle çatlaklar, kırıklar oluşturdu ki, yaklaşık yüzyıldır bu yıkıcı fay hatlarının izlerini silemedik.

            Kimi zaman etnik ayrışma, kimi zaman mezhep çatışmaları, kimi zaman da ideolojik kavgalarla kutuplara ayrılan toplumu korkularıyla yönetmek çok daha kolay hale geldi.

            Günümüz de de hala bu tür korkuları körükleyerek özellikle de laik ve modern kesimin endişelerini artıran egemen güçler, “tehlikenin farkında mısınız*” senaryosunu her fırsatta sahneye koydular.

            Fakat unuttukları bir olgu var ki, hangi koşullarda ve ortamda olursa olsun kişisel özgürlük alanına, yaşam tarzına müdahale noktasına gelindiğinde toplumsal refleksler anında devreye girer.

            Bugün Taksim olaylarıyla başlayan durum da budur.

            Artık herkes biliyor ki, bu protestoların, kendiliğinden gelişen bu halk hareketinin nedeni Gezi parkından sökülen beş-on ağaç elbette değil. Son dönemlerde giderek artan otoriterleşme, özel yaşama müdahale içeren uygulamalar ve özellikle de Başbakanın sert ve kavgacı üslubunun oluşturduğu birikiminin dışa vurumudur.

            Demokratik hak arama ve özgürlük mücadelesi olarak başlayan bu halk hareketini amacından saptırıp, başka mecralara çekmek, itibarsızlaştırmak isteyen provakatörler her zaman olduğu gibi bu olaylarda da görevlerini yaptılar kuşkusuz.

            Ülkemiz için müthiş bir direniş kültürü, yeni ve yaratıcı eylem biçimlerinin uygulandığı eşsiz bir deneyim olarak tarihe geçecek bu anlamlı eylemi, kamu ve özel şahısların mallarına, çevreye, doğaya zarar vererek, gürültü ve görüntü kirliliği yaratarak sabote etmeye çalışan kişi ve grupların varlığını inkar edemeyiz.

            Güvenlik güçlerinin orantısız güç kullanımının yanında durumdan vazife çıkartmak isteyen kimi kamu yöneticilerinin hatalı tutum ve davranışları da şiddeti tetikleyen unsurlar oldu.

            Şimdi gelinen nokta da somut durumun doğru tahlilini yapmak gerektiğinde yine o bildik algı yanılmaları, önyargılarımızdan kaynaklı koşullu değerlendirmeler, 90 kuşağı gençlerin iktidara olduğu kadar muhalefet partilerine de ders veren, ezber bozan direnişine gölge düşürüyor.

            Her toplumsal olayın ardından olduğu gibi yine bir dolu uluslar arası komplo teorileri, iç ve dış düşmanlar, faiz lobisi, finans çevreleri, emperyalist güçlerin Ortadoğu üzerindeki ince ve tehlikeli hesapları! gibi gerekçelerle iç dinamiklerin toplumsal tepkisi ve halk üzerindeki inanılmaz etkisi görünmez kılınmaya çalışıldı.

            Şu an bu yazıyı okuyanların yapacakları değerlendirmelerin çeşitliliğine baktığımızda algılarımızın nasıl bizi yönettiğini, esir aldığını daha net görebiliriz.

            “Bu tür toplumsal tepkileri fırsat bilip, buradan bir iktidar devirme senaryosu yazanlar vardır” dediğnizde özellikle ulusalcı kesimden, “yurttaşların özel yaşamına müdahale etmek, kişisel bilgilerini fişlemek, faşizan bir uygulamadır” dediğinizde muhafazakar çevrelerden, “ortalığı kırıp dökerek, kamu binalarına parti bayrakları asarak bir yere varamazsınız” dediğinizde marjinal sol grup ve partilerden tepki alırsınız.

            Bunların tümünü birden bir tespit olarak yazdığınızda farklı çevrelerden çok farklı tepkiler geliyorsa bunun başka izahı olabilir mi?

            Şimdi sormak istiyorum; “İsrail, Taksim olayları Tayip devrilene kadar devam etsin diye dua ediyor” haberini okuyunca yüz binlerce yurtsever direnişçiyi İsrail yanlısı mı ilan etmek gerekiyor.

            Ya da şimdiye kadar AK Partinin tüm politikalarını ABD emperyalizmin Ortadoğu projesi olarak savunanlar, “ABD Dışişleri bakanlığının protestoları destekleyen açıklamaları” için ne diyecekler?

            Tüm olay ve gelişmeleri, kendi zaman ve koşullarında nesnel gerçekliği dikkate alarak değerlendirmeden ucuz ve kolaycı senaryolar üretmek, kendi halkınıza ve iç dinamiklerin verdiği onurlu mücadeleye de saygısızlıktır.

            O zaman yapılması gereken, algı dünyamızı özgürleştirmektir!

  • Abone ol