Geçen hafta “Liberal demokrasi tarihin sonu mu?” başlıklı yazımda, 1990’lardan beri tartışılan bir konu ile ilgili düşüncelerimi dile getirmiştim. Oradan devam edeyim. Ortaya çıkardığı onca çelişkili sonuca doğada, insan ilişkilerinde ve insanın iç dünyasında yarattığı onca tahribata rağmen, kapitalist üretim ilişkilerine dayalı mevcut deneyimi insan doğasına en uygun sosyo-ekonomik yapı olarak kabul mü etmemiz gerekiyor? Fakat bunu kabul etsek bile, bu doğada diğerlerinin zararına işleyen, ya da diğerlerinin zararına işleyip işlememeyi umursamayan “bencillik” var, “hırs” var, “geleceğe ilişkin güvensizlik duygusu” var, “korku” var.

Umut var olduğu sürece insanın “iyi yanı” arayışı hep sürdürecek. İnsanın “iyi” yanından güç alan sürekli kendini geliştirebilecek bir açık sisteme ihtiyacımız var.  Sistem girdilerini seçerken, işlemlerini yeniden düzenlerken ürettiği dönütü komplekssizce kullanabilmeli.  Sistem dönütünü üretirken içindeki bütün örgütlü enerjilerden yararlanabilmeli. Kendini yenileyerek üretirken sistemdeki enerjiler orijinalliklerini koruyabilmeli.

Böyle bir sistemi ortaya çıkarabilecek özgürlük ve eşitliğin buluştuğu tekbir kaldıraç var;  demokrasiyi geçmişin ayak bağlarından, kapitalizm ile gelen prangalardan kurtarmanın tek bir anahtarı var: “katılımcılık”. Yani ekonomik, yönetimsel (yani siyasal) ve sosyal yaşamın yeniden üretiminde yönetilenlerin katılımını sağlayacak kanalları oluşturmak ve açık tutmak, çare bu. Sadece katılımcılık ile demokrasi güvence altına alabilir, milliyetçiliği üreten bencillikten ve yabancılaşmadan kurtulabilir, özgürleşebilir; yaratıcılığımızı özgür bırakabiliriz.

Nasıl hayata geçer katılımcılık! İnsanları kendi sorunlarının çözümüne doğrudan katmakla;  kendi yaşamlarını değerlendirme ve denetleme kanallarını oluşturmada insanlara inisiyatif kullandırmakla; yani yönetim boyutunda “yerelleşme” ile hayata geçer. Siyasal yaşam boyutunda partilerin temsili hale gelmesi ile; siyaseti aşağıdan yukarıya doğru ilişkilerle belirleyecek bir demokratikleşme ile hayata geçer. Seçim sisteminin barajlardan kurtulması ile, her farklılığın yönetimde temsil edilmesinin güvence altında alacak biçimde yeniden düzenlenmesi ile hayata geçer. Sermayenin giderek tabana yayılması ile, sektörlerde tekelleşmenin önlenmesi ile hayata geçer. Sosyal yaşamın üretiminde sivil toplum örgütlerinin daha fazla rol alması ile hayata geçer. İşçilerin emekçilerin ekonomik, demokratik, sendikal siyasal taleplerini oluşturabilmelerinin önündeki engellerin kaldırılması ile hayat geçer. Gelir dağılımında adaletsizliğin ortadan kaldırılması ile mücadele ederek hayata geçer. Toplumda kendini farklı gören her grubun kendini ifade ve öz saygı talepleri karşılandığında hayata geçer. Cezanın suça uygun olduğuna, suç işleyenin adil yargılanacağına, haklarının güvence altında olduğuna toplumun büyük çoğunluğu ikna olduğunda hayata geçer.

AKP’nin Yerel Yönetimler Çalışma Komisyonu yerel yönetimlerin yeniden düzenlenmesi ile ilgili bir rapor hazırlamış. Avrupa Konseyi bünyesinde 1985’de imzaya açılan ve Türkiye tarafından birçok maddesine çekince koymak koşuluyla 1988'de imzalanan “Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı”, yerel yönetimlere esneklik tanınması, yerel yönetimlerin görevlerini en iyi şekilde gerçekleştirecek yönetim yapısına kavuşması ve yerel yönetimleri merkezin müdahalesinden korumayı amaçlayan bir belgedir. Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı’nı imzalayan ülkeler, yapılacak düzenlemelerde, yerel yönetimlerin geniş bir özerkliğe sahip olmasını, yerel yönetimlerin görev ve yetkilerinin anayasa ile belirlenmesini, bu yetkilerin merkezi idare tarafından zayıflatılmamasını, yerel yönetimlerin kendi iç örgütlenmesini oluşturmasını; gerekli mali kaynaklara sahip olunmasını, atanan değil seçilen organlardan oluşmasını ve adem-i merkeziyetçilik anlayışını  hayata geçirmek için çaba göstermeyi taahhüt ederler.

Türkiye Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı’nın şu hükümlerine çekince koymuştur:

·         Yereli ilgilendiren planlama ve karar süreçlerinde yerel yönetimlere danışılması

·         Yerel yönetimlerin iç örgütlenmelerini kendilerinin belirlemesi

·         Yerel olarak seçilmiş kişilerin görevleriyle bağdaşmayacak işlev ve faaliyetlerinin kanun ve temel hukuk ilkelerine göre belirlenmesi

·         Yesayet denetimine ancak, vesayetle korunmak istenen yararlarla orantılı olması durumunda izin verilmesi

·         Yerel yönetimlere kaynak sağlanmasında hizmet maliyetlerindeki artışların mümkün olduğunca hesaba katılması

·         Yeniden dağıtılacak mali kaynakların yerel makamlara tahsisinin nasıl yapılacağı konusunda yerel yönetimlere önceden danışılması

·         Yapılacak mali yardımların, yerel yönetimlerin kendi politikalarını uygulama konusundaki temel özgürlüklerini mümkün olduğu ölçüde ortadan kaldırmaması

·         Yerel yönetimlerin haklarını savunabilmeleri için uluslararası yerel yönetim birimleriyle işbirliği yapabilmeleri, uluslararası birliklere katılabilmeleri

·         Yerel yönetimlerin iç hukukta kendilerine tanınmış olan yetkileri serbestçe savunabilmek için yargı yoluna başvurabilmeleri.

Bütün bu çekinceler, demokrasimizin gelişmesi önünde birer engel olarak ortada duruyor. Avrupa Konseyi “İlerleme Raporları” aracılığı ile AYYÖŞ’e koyduğu yukarıdaki çekinceleri kaldırması için AB’ye üye olmak isteyen Türkiye'ye uzun zamandır çağrıda bulunuyor. Merkezi yönetimin yerel yönetimler üzerindeki idari vesayetini, mali denetim mekanizmasının acilen modernize edilmesini, kaldırmasını istiyor; planlama, programlama, uygulama ve denetleme sorumluluğunun Devlet Planlama Teşkilatı’nda toplanmasını eleştiriyor.

AKP Yerel Yönetimler Çalışma Komisyonu’nun Türkiye’nin AYYÖŞ’e koyduğu tüm çekincelerin kaldırılmasını önermesi kuşkusuz Türkiye’deki demokratikleşme süreci için çok önemli. Raporda il genel meclisi ve ilçe belediyelerinin kaldırılması ve her ilin sadece tek bir belediye başkanı ve tek bir yerel meclisle temsil edilmesi öneriliyor. Yerel yönetimlerin yetkileri, kanundan daha düşük düzenlemelerle kısıtlanmayacak. Yerel yönetimlerin genel bütçeden aldıkları pay yükseltilecek. İl özel idareleri kaldırılacak; bunların görev, yetki, teşkilat ve kaynakları büyükşehir belediyelerine devredilecek. Rapordaki önerilenler yasalaşırsa il meclis üyeleri, dar bölgeli, 2 turlu, doğrudan seçimle göreve gelecekler. İlçe belediye başkanları doğrudan il meclisi üyesi olacaklar, her il sadece bir belediye başkanıyla temsil edilecek. Fakat yetkileri yeniden tanımlanacak valilik devletin ve hükümetin ildeki tek temsilcisi olmaya devam edecek.

Kültür-turizm, gençlik-spor, huzurevleri-çocuk esirgeme kurumu, bayındırlık hizmetleri gibi daha birçok hizmet, usul ve esasları bakanlıklarca belirlenerek, denetimi bakanlıklar tarafından yapılarak, yerel yönetimlere devredilecek. Öğretmenler, doktorlar, sosyal hizmet kurumlarında görev yapanlar kriterleri ve koşulları bakanlıklarca belirlenmek koşuluyla yerel yönetimlerce işe alınacaklar ve maaşlarını yerel yönetimlerden alacaklar. Yerel meclislerin, sınırları kanunla belirlenmek şartıyla vergi ve harç koyma yetkileri olacak. Yerel yöneticileri görevden alma yetkisi içişleri bakanlığında olmayacak; bu yetki mahkeme ve seçimlerle yerel halkın iradesine bırakılacak.

Yerel yönetimlere devredilecek hizmetler arasında eğitim (üniversiteler hariç) niye yok, diye soralım. Gene de buraya kadar “güzel” diyoruz. Bütün bunlar demokratikleşme açısından son derece önemli adımlar olabilir gerçekten. Ama…, aması var işte . 

Raporda yerel yönetimlerin çalışmalarının bakanlıklar tarafından denetlenmesi öngörülüyor. Yerel yönetimler, ilgili bakanlıkların yanı sıra ya yeni kurulacak Yerel Yönetimler Bakanlığı’na bağlanacaklar ya da içişleri bakanlığı güvenlik birimlerinden (emniyet ve jandarma) ayrılarak yerel yönetimlerle ilgili bir bakanlık halinde yeniden örgütlenecek. Peki, bu bakanlıklarda yerel yönetimler temsil edilecek mi? Muhtemelen hayır. Yerel yönetimler ile ilgili kararlar mecliste ya da bu bakanlıklarda alınacak. Öte yandan AKP bilindiği gibi büyük şehir sayısını 29’a çıkarıyor. İllerdeki beldeleri ya kapatıyor ya ilçe belediyelerine bağlıyor. Belde belediyelerini 2900’dan 1500’e düşürüyor. İlçe belediye meclislerini İl belediye meclislerinin içine alıyor. Sonra da bu meclislerin çalışmalarını bakanlıkların kontrolüne alıyor. Peki, bunun neresi yerelleşme? Böyle yapınca Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı üzerindeki çekinceler kalkmış mı olacak?

Ademi merkeziyetçi yönetim biçiminin temel kuralı, kontrol mekanizmalarının alt sistemlerde oluşturulması ve alt sistemlerin üst sistemler içinde temsil edilmesine fırsat verilmesidir. Böylece sistemin yeniden üretiminde kullanılacak dönütün aşağıdan yukarıya doğru oluşması güvence altına alınmış olur. Yoksa sistemde  “işlemlere” ilişkin belirleyici kararları merkezde alır, işlemlerin kontrolünü merkeze verirseniz bunun adı “yerelleşme” olmaz; olsa olsa “merkezileşme” olur.

Yerel yönetimlere yetki devri mi istiyorsunuz, işlemler ile ilgili kontrol sistemlerini yerelde kuracaksınız. Yukarıdan işlemlere gelişi güzel müdahale etmeyeceksiniz. Seçilmiş organlar çalışanlarını kendileri seçecek ve nihai hesabı da kendilerini seçenlere verecekler. Merkezi yasamanın yanı sıra yereli temsil edecek temsilcilerden oluşan bir organ da oluşturacaksınız ki; sadece yerel ile ilgili kararlar değil, bütüncül yaşam ile ilgili kararlar alırken de yerelin görüşleri alınabilsin. Katılımcılığı sağlayabilmenin yolu budur.

Peki sistemde valinin rolü ne olacak. Milli Eğitim Müdürlerinin, İl Sağlık Müdürlerinin sicil amiri vali mi olacak; öğretmenler, doktorlar il içinde görevlendirilirken onay validen mi gelecek. Yoksa valilerin sorumlulukları örneğin Fransa’da olduğu gibi yerel organlarca alınan kararların hukuka uygun olup olmadığını kontrol etmek ile sınırlı mı kalacak? Yani atanmışlarla seçilmişlerin ilişkileri nasıl olacak? Sürecin yerelleşmeye mi yoksa merkezileşmeye doğru mu gittiğini söyleyebilmek için bütün bunların açıklığa kavuşması lazım.

Başbakan  Erdoğan’ın başkanlık sistemi ile ilgili hevesi, tutkusu malum. Merkezin üstlenmesine alışık olduğumuz işin hamallıkla ilgi önemli kısmını, yerel yönetimlere yıkmaya hazırlanıyorlar, bunu anladık. Fakat bunu yaparken AKP’li olmayan seçilmiş yerel yöneticileri, belediye başkanlarını da yukardan kontrol edebilecekleri bir sistemin alt yapısını hazırlıyorlar gibi sanki.

Bari bunu insanlara “yerelleşme” diye yutturmaya kalkmayın.  Bu sürece bir ad vereceksek,  buna “merkezileşme” demek daha uygun olur.

  • Abone ol