Bir laf vardır. Hayatı sürdürmek, dönüştürmek için kullanılan en önemli aracın bozulması halinde düşülecek durumu anlatabilmek için: “Et kokmasın diye tuz basarsın, ya tuz kokarsa ne olacak?“ denir.

Okulun varlık nedeni öğrenci, okulun temel stratejik unsuru ise öğretmendir. Öğrencinin öğrenci olmaktan öğretmenin de “eğitimci” olmaktan çıktığı yerde eğitim de, öğretim de bitmiştir.

Öğretmeninizi çocuklarınızı emanet edebileceğiniz bir kalitede yetiştirmek zorundasınız. Öğretmen eğitimci olmaktan çıkmışsa, yani elinizdeki “tuz” kokmuşsa“ işiniz bitmiştir.  O zaman size etrafı koku sarmasın, hastalık dört bir yana yayılmasın” diye dükkânı kapatmak düşer.

Eğitim sistemimiz ne yazık ki böyle bir sürecin içine girmiş durumda. “Bunu nereden anladın?”, diyeceksiniz.

Öğrencilerimizin yarısına temel matematik becerilerini, üç öğrencimizden birine ana dilini kullanma becerilerini öğretemiyoruz. Ortaöğretimi bitiren öğrencilerimizin yarısından fazlasını hiçbir mesleki akademik programa yönlendiremeden sokağa atıyoruz. Liseden mezun ettiğimiz bir milyon dokuz yüz bin öğrenciden 50.000’i “sıfır” çekiyor, en düşük %10luk başarı diliminde yer alan öğrenci sayısı her geçen yıl artıyor. Uluslararası ve ulusal değerlendirme araçlarından çıkan sonuç bu! Onca “yapılandırmacı” eğitimin sonucunda geldiğimiz yer bu. Bunlar tuzun kokmaya başladığını göstermiyor mu?

Başta ilkokul öğretmenime, ortaokul ve lisede bana öğretmenlik yapan matematik ve Türkçe öğretmenlerime çok şey borçluyum. Onlar öğretmenin de ötesinde eğitimciydi.

Onlar mesleki rollerinin arkasına sığınmazlardı? Bize tepeden bakmazlardı. Hem o kadar içimizden biri, hem de o kadar bizden farklı biriydiler. Hayatlarında en önemli olanın biz olduğunu bilirdik. Bizi eleştirirlerken bile “Sen benim için önemlisin!” mesajı verebilirlerdi.

Mesleklerine ne kadar bağlı olduklarını, mesleklerini ne kadar sevdiklerini görür, hissederdik.

Bizlerden bir takım beklentileri olduğunu, bizden umutlu olduklarını bilirdik. Bizim için koydukları hedeflere ulaşabilmeleri için sanki aramızda bir sözleşme vardı. Sınıfta başarının birlikte çabaya bağlı olduklarını bilirlerdi.

Kararları mümkün olduğunca bizimle birlikte tartışarak alırlardı. Ama yeri geldiğinde en isabetli kararı vereceklerini de bilirdik.

Derse özenle hazırlandıkları belliydi. Onların emeklerini boşa çıkarmamak için daha fazla çaba göstermemiz gerekirdi. Öyle hissederdik. Sanki aramızda bir yarış vardı. Hep onlara yetişmeye çalışırdık.

Sözleri ile davranışları birbiri ile tutarlıydı. İlişkilerinde son derece dürüsttüler. Her öğrenciye eşit davranmak yerine adil olmaya çalışırlardı, ayrımcılıktan kaçınırlardı. Çifte standart kullanmazlardı.

Zaman gelir, yaptıkları küçük hatalarla dalga geçerlerdi. Bize özeleştiri yapmanın rahatlatıcılığını, yenileştiriciliğini gösterirlerdi.

Bize medeni cesaretin, mücadele etmenin, başarmanın mutluluğunu tattırırlardı, örnek olurlardı. Kendimizi ifade ederken, parmak kaldırırken, “yanlış bir şey söyler miyim ?” kuşkusu içinde olmazdık. Bizi yüreklendirirlerdi.

Başta ilkokul öğretmenim olmak üzere bana emeği geçen bütün öğretmenlerimi saygı ve şükranla anıyorum.

O zamanlar lise mezunu olmak önemliydi. Benim ile birlikte liseden mezun olan arkadaşlarım arasında işsiz güçsüz kalanı hatırlamıyorum. Hemen hepsi çalıştıkları alanlarda başarılı oldular.   

Gelin şimdi liselerde öğretmenlik yapan arkadaşlara bir bakın. Hemen hepsi mutsuz! Çünkü yaptıkları işe inanmıyorlar. Amaçlarını, inançlarını yitirmişler.

Bir öğretmenin güç aldığı en önemli varlığı moral dayanaklarıdır. Öğretmenin kaygı durumu yüksek olamaz, olmamalıdır. Öğretmen hayata bardağın dolu tarafından bakmasını, pozitif olmayı bilmek durumundadır. Gençlerle paylaşacağı enerjisi olmalıdır. “Mıy, mıy mıy”, nane yağı satar gibi öğretmenlik olmaz. Öğretmen aşırıya kaçmadan ses tonunu mimiklerini kullanmasını bilecek. Öğrencisini derse hazırlamayı,  güdülemeyi bilecek. Yeri geldiğinde takdir edecek, yeri geldiğinde ipucu verecek, düzeltecek.

Yaşama enerjisini yitirmiş, her şeye olumsuz yanından bakmaya başlamış; sürekli yakınan; eleştiren, eleştirilen; çevresine negatif enerji dağıtan birinden bunları yapması beklenebilir mi? Böylelerinden öğretmen olur mu? Olursa o öğretmenin yetiştireceği öğrenciden ne hayır gelir?

Peki, amacı misyonu belirsiz hale gelmiş liselerde çalışan öğretmen nasıl olacak da moral dayanaklara nasıl sahip olacak? Aldığı üç kuruş maaşı bir yana bırakın. Kendisini ilgilendiren hiç bir karar da kendisine danışılmıyor. Kimse ne yapıyorsun, nasıl yapıyorsun, yaptığın ne işe yarıyor diye sormuyor.  Yaptığı iyi işlerin de kimse farkında olmuyor. Öğretmeni, kocaman, hantal bir çarkın dişlilerinden sadece biri haline getirmişiz. Kendisinden yegâne beklediğiniz şey, önüne koyduğunuz programı uygulaması, amirlerine itaat etmesi. Bugün nasılsa öyle olmaya devam etsin istiyorsunuz, bu kadar.

Her yıl eylül ayında, yeni eğitim öğretim döneminin başında öğretmenler seminer adı altında yapılan hazırlık toplantılarında bilindiği gibi bir araya gelirler. 4+4+4 düzenlemesinin uygulanmaya başlanacağı bu dönem başında da öğretmenler seminerlerde bir araya geldiler. Milli Eğitim Bakanı, seminerlerin açılış toplantısında, salonlarda kurulan ekranlardan öğretmenleri neredeyse tehdit etti. “Sizin önünüze ne konuyorsa onu yapacaksınız”, dedi. “Beğenmeyen gider” demeye getirdi.

Öğretmen nereye gitsin?  Öğretmen, okul müdürü duruma ayak uydurmayıp da ne yapsın? Nuh’u nebiden kalma teftiş sistemi içinde kendisine “rehberlik” etmekle görevlendirilen “müfettişe” derdini nasıl anlatsın. Öğretmen bu koşullarda moral dayanakları nerde bulsun?      

Bakan, öğretmenleri “hizaya getirmeyi” bıraksın da, baktığını görmeye çalışsın bence.

Elindeki tuz kokmaya başladı, tuz kokuyor! 

  • Abone ol