PASİFİK yakasıyla Türkiye arasındaki on dört saatlik fark olduğu için siz aşağıdaki yazıyı okuduğunuzda bile ABD seçim sonucunun henüz kesinleşmiş olacağını sanmıyorum.

Gerçi sondajlar vasıtasıyla yeni liderin kimliği daha salı gecesinden (dün) duyurulmaya çalışılacak.

Fakat yoğurdu üfleyerek yemek gerekiyor. Zira 2000 yılında içilen süt ağız yakmıştı.

İlkin Al Gore’un kazandığı açıklandı ama sonra Bush’un galebe çaldığı anlaşıldı.

Dolayısıyla, oylama arifesi Obama- Romney yarışının atbaşı sürdüğü ve Amerikan sandık sisteminin de eyalet “büyük temsilcileri” üzerine oturduğu düşünülürse, eğer adaylardan biri arayı baştan açmazsa kimin kazandığını öğrenmek için beklemek gerekecek.

Ancak ben yine de sizlerin bu sabah yukarıdaki satırları “bayatlamış” olarak nitelendirmenizi veBarack Obama’nın seçildiğini biliyor olmanızı temenni ediyorum

***

EVET, siyahî Başkan’ın bir dört yıl daha iktidarda kalmasını istiyorum!

Hâlbuki Obama dış siyasette öyle aman aman bir performans sergilemedi.

Özellikle de Siyonist lobinin zincirlerini kıramadı. Yani, önceleri umut vermiş olmasına rağmen Ortadoğu sorununun çözümünde dişe dokunur hiçbir çaba harcamadı.

Oysa bu sorun dün olduğu gibi bugün de dünyadaki en vahim ve en ciddi çıbanbaşıdır.

Hâle yola girmediği müddetçe de “medeniyetler çatışması”nı önlemenin yolu yoktur

Eh, Barack Obama belki İsrail’e gitmeyen tek ABD lideri olarak izafi bir ahlâkiyat yansıtmak istedi ama bunu da dostlar alışverişte görsün şeklinde yorumlamak gerekiyor.

Zaten Afganistan Suriye’ye diğer belli başlı konularda da “dâhiyane” (!) davranmadı.

Hayır, yeni bir kontrat daha imzalamasını arzu etsem bile şu kesin ki Beyaz Saray kiracısı ilk dönem boyunca “tarihe geçecek” (!) tek bir dış politika başarısı dahi gösteremedi.

Fakat iç bünyede ileri, hatta ilerici bir adımlar attı ki, görmezden gelinemez!

***

ÖYLE, çünkü Obama Bush’tan devraldığı ekonomik krize rağmen başta sağlık sigortası ve emeklilik primi olmak üzere toplumsal güvenceleri önemli ölçüde pekiştirdi.

Yani pırıltılı “Amerikan rüyası”nın geri planında saklanan “öteki Amerika”yı görmek gibi bir erdem sergiledi.

Böyle bir atılımı ise “gemisini kurtaran, kaptan” ilke ve ruhiyatının hüküm sürdüğü bir ülkede haniyse “devrim” saymak gerekiyor.

O hâlde, dış politikada belâgati fazla aşmasa bile yukarıdaki “ahlâkiyatçı” söyleme bu somut adım da eklenirse Obama’nın “altın altmışlardaki” refah döneminden sonra Yeni Dünya’yı sosyal devlet babında Yaşlı Kıta’ya ilk kez böylesine yaklaştıran; dolayısıyla da onu bir ölçüde “Avrupaileştiren”lider olduğunu söylemek büyük yanılgı içermez.

***

OYSA sözkonusu toplumsal güvencelerin aynı Avrupa’ya kıyasla yine de hâlâ çok kısıtlı ve çok sınırlı kalmasına rağmen “Çay Partisi” tabir edilen fanatik sağın güdümündeki Cumhuriyetçiler ve Mitt Romney bütün seçim kampanyası boyunca hem Demokratlara, hem de Barack Obama’ya hep bu eksen üzerinde yüklendiler. Hep buradan bel altına vurdular.

Malûm, onların indinde en asgari sosyal politika bile “haylazlara bol keseden ulufe dağıtan inayetli devlet” anlayışına tekabül ediyor. “Tembellik mükâfatı” (!) oluşturuyor.

 Dolayısıyla, dış siyasette önerdiği “şahin” retoriği şimdiden ciddiye almasak bile eğer Massachusetts valisi bugün başkan seçildiyse, şakası yok, yarın tekrar ve mutlaka “gemisini kurtaran, kaptan”ideolojisini devreye sokacaktır.

Başka bir deyişle, zaten gayet göreceli vicdanilik ve ahlakilik yine tu kaka olacaktır.

Ve ben tekrar ümit ediyorum ki siz yukarıdaki satırları okuduğunuzda Romney’in değil de Obama’nın seçildiğini öğrenmiş olduğunuz için bu yazıyı bayatlamış sayacaksınızdır.


[email protected]

  • Abone ol