Toplumu sosyal nitelikler üzerinden anlamanın yolu, toplumdaki sosyal yapıya ait benzerlik ve farklılıklara yönelik sosyolojik okumalarla mümkün olabilir.

Toplumun kollektif bilinci, sosyal yaşam alanında bireye kazandırdığı sosyaliteye bağlı olduğundan toplumdaki sosyal ilişkileri ve çelişkileri de sosyolojik okumalarla anlamak gerekir.

Bu nedenle toplumun genel karekteri ve sosyal yönelimi onun tarihsel süreçte oluşturduğu değerlere yüklediği anlamlar üzerinden okunabilir. Değerler toplumun yönünü ve yönelimini belirleyerek geleceğe dair fikir üretmeye zemin oluşturur. Toplumun sosyal gündemi geçmişîyle bağlantılı olduğu gibi geleceğine dair ipuçlarını da içinde barındırır.

Türkiyedeki sosyal gündemin oluşturduğu toplumsal dalgalanmaya bakıldığında karşılıklı iki değer sıkalası üzerinden tartışmanın yürümekte olduğu izlenimi oluşmaktadır. Batının Pozitivist anlayışını hayat tarzı olarak beminseyen toplumsal kesimle İslami motivlerle bezenmiş Doğuya ait yaşam tarzını benimseyen toplumsal kesim arasında çatışma izlenimini oluşturmaktadır. Bu durum ise farklı değerler üzerinden çatışmaya yol açan gündem görüntüsü vermektedir.

Aslında sosyal gündem detaylarıyla ele aldığında farklı değerlerlerden kaynaklanan çatışma izleniminin doğru bir okuma olmadığı rahatlıkla görülebilir. Pozitivist bakıştan beslenen ulusalcı cephe merkezi kaybetme endişesi yaşarken, merkeze gelip yerleşmeye çalışan İslamcı motiflerle bezenmiş cephenin temelde aynı reflekslerle hareket ettikleri aşikârdır.

Çünkü bu kesimlerin değerlere atfettikleri önem üzerinden gündeme bakıldığında aynı değerleri farklı biçimlerde ifade ettikleriyle karşılaşılır. Toplumsal gündemi meşgul eden direnç ve karşıt direnç kitleleri için asıl amacın rejimin ana gövdesine yerleşme çabasına dayanan çatışma içerisinde olduklarını görülebilir.

Bu nedenle sosyal gündem farklılık üzerinden değil benzerlik üzerinden okunmalıdır. Gündemle hedeflenen amaç toplumsal alanda farklılık üretmek olmadığından var olanı koruma güdüsüne dayanmaktadır. Dolayısıyla her iki taraf da mevzilerini koruma ve güçlendirme dürtüsü ile hareket etmektedir.

İki kesimin temel değer argümanları analize tabi tutulduğunda aynı noktadan beslendikleri kolaylıkla görülebilir. Ulusalcı Kemalistler yeni ulus inşa etme hedefi üzerine odaklanmışken, Merkeze yerleşme derdindeki İslamcıların da inşa edilmek istenen yeni ulusun temel değerlerini referans aldıkları görülmektedir. Hükümet tarafından defalarca ifade edilen "Tek bayrak, tek millet tek dil ve tek devlet" ifadeleri bunun açık göstergesidir.

Ancak merkeze yerleşmeye çalışanlar merkezdekilerin uğraş alanına girmeye başladıkları için bu kabul edilemez bir durum olarak algılanmaktadır. Eskiden beri kendilerini merkezin sahibi olarak görenler yenilere tahammül etmeyi kendilerine yedirmekten imtina etmektedirler.

Nedeni basit, kapı kulu ziyniyetine sahip eski merkezciler alan daralmasına maruz kaldıklarından eskiden kullandıkları emniyet supablarını devreye sokma uğraşı vermeye çalışmaktadırlar. Merkeze gelip yerleşemeye çalışanlar ise bunlara karşı rejim içerisinde emniyet supabları oluşturdukları için de çatışma alan koruma dürtüsüne dönüşmektedir.

Fakat bunu yaparlarken de azami derecede ötekileştirilen halkla bütünlük arz eden bir görüntü verme uğraşını elden bırakmamaya gayret göstermektedirler. Ancak merkez çok iyi korunduğu için sızma çabaları zaman zaman akamete uğratıldığından çözüm fiili durum yaratma şeklinde geliştirilmektedir. Günümüz hükümeti, iktidar sahiplerine karşı başarısız kaldığında bu çözüm yolunu benimsemektedir.

Yaratılan her fiili durum karşı cenahta yaşam alanına müdahle biçiminde algılanmakta ve buna karşı bilenen bir direnç oluşturulma çabası görülmektedir. Ancak yaratılan her fiili durum ötekileştirilmiş olanlarda ise bir rahatlama belirtisi oluşturmaktadır.

Toplumların ve bireylerin kazanımlarını bir başkasına kolay kolay yem etmek istemedikleri de bir gerçektir.

İki yüzyılı bulan uğraşlarla elde etikleri kazanımları bir çırpıda yitirme korkusuyla karşılaşan ulusalcı Kemalistler argümalarını yaşam alanına müdahale ve diktatörlük üzerine inşa etmektedirler. Bunlar için de asıl hedef ulus devletin kutsal değerlerini korumaktır. Çünkü topluma yeni açılımlar sunmaktan aciz bir görüntü sergilemektedirler. Dolayısıyla sıralanan argümanlarının temel sebebi kazanımlarını koruma derdidir.

Hükümet ve taraftarları ise bu endişelere karşılık ulus devletin kutsallarını nasıl koruduklarını ve buna ilaveten devleti uluslar arası arenada nasıl görünür kıldıklarını ifade etmektedirler. Ancak bunları sıralarken ulusalcıların yaşamlarıyla red ettikleri geçmişten yararlandıkları için aynı noktada buluşmaları mümkün olamamaktadır. Çünkü iki kesimin önemsediği tarihsel değerler tam olarak birbiriyle örtüşmemektedir.

Buna rağmen ülkenin ana gündemi haline gelen protestolara bakıldığında bizleri nelerin beklediğini tahmin etmek pekte zor gibi gelmiyor. Bunda toplumsal kamplaşmanın izlerini bulmak pekâlâ mümkündür. Geçmişte benzeri kamplaşma durumlarının yaşandığı hemen hemen herkesin malumudur. Ama bu sefer işin ciddi boyutlara doğru bir seyir almakta olduğu görülüyor.

Çünkü her iki kesimde birbirlerini toplumsal yaşam alanında güvensiz bulmaktadır. Mücadele alanına giren ilişkilerin ve çelişkilerin daha çok ulus bazındaki ortak değerlere yüklenilen anlamlar üzerinden ele alınıp okunmasının toplumun diğer kesimleri için daha sağlıklı olacağı kanatindeyim.

Bu nedenle yaşanılan çatışmanın bir nebze dışında kalmış olan diğer toplumsal kesimler ve Kürtler açısından sağlıklı sonuçlar üreteceğini düşünmek pekte mümkün değil. Ancak Kürtler bunu kendi lehlerine çevirebilecek arayışlar üretmek zorundadırlar.

Bugüne kadar öteki olarak lanse edilen ve korkulması gereken islamcıların da aslında ulus devlet kutsallarından taviz vermedikleri ortaya çıktığına göre, Kürtler sürmekte olan rejim kavgasına bulaşmadan kendi sorunlarına odaklanırlarsa toplumsal tabanlarında karşılık görecekleri gerçeğiyle yüzleşebilirler. Bu onlar için bütünleşme, varkalma ve görünür olma avantajı sağlayacaktır.

Sonuç: Toplumların düşünsel ve değersel olarak homojen yapı göstermediği gerçeği gibi etnik aidiyeti açısından homojenlik göstermediği görülmelidir. Toplumsal sorunların çözümü ise bu farklılıkların dikkate alınmasıyla mümkün olacağı da Sosyolojik bir gerçekliktir. Bu gerçeklik doğru okunmadığı sürece sorunlar çözülemez sadece ötelenebilir.

  • Abone ol