Toptancılık, başka ülke ve toplumları bilmiyorum ama bizde hayli yaygın ve bana göre hastalıklı, en azından normal olmayan bir düşünce, anlayış, yaklaşım ve tartışma biçimi.

Sosyal, siyasi veya ideolojik bir mevzuyu tartıştığınızda hemen karşınıza çıkan en ucuz ve demagojik bir “üste çıkma” çabası aynı zamanda.

Bir konuda muhatabınızla aynı yerde durmuyor, aynı görüşü paylaşmıyorsanız ve muhatabınız da demokratik tartışma adabından yoksun biriyse “Siz zaten…” diye başlayan cümlelerle karşılaşmanız işten bile değil. Bir anda “siz” oluyor, başkalarıyla aynı torbanın içerisine atılıp mecazen dayak yiyorsunuz. Boşuna “siz dediğin kim?” diye sormayın, muhatabınız çoktan tartışmayı bitirmiştir o üslupla, bir yere varmanız zor.

Ben önceleri bunun sadece sol cenahta rastlanan bir marazi durum olduğunu sanıyordum. Zamanla gördüm; adını dosdoğru koymak gerekirse, bizim toplumumuzda oldukça yaygın bir zihinsel faşizm potansiyeli bu.

Kendi durduğu yeri “yegane” doğru varsayıp diğer herkesi toptancı kefelerine koyarak kendince dayak attığını, “mahkum” ettiğini düşünmek, “normal” değil ve bu şekilde yürütülen bir tartışmadan kimsenin kimseyi ikna etme ihtimali de bulunmuyor.

Bu toptancılık anlayış ve tarzını daha da tuhaf kılan ise tarafların görünüşte aynı iddianın sahibi, savunucusu olmalarına rağmen, “hasım” ya da “düşman” belledikleri görüşler karşısında kırk parça olmaları ve her parçanın da diğerini, misal, “düşmana hizmet” ile suçlaması oluyor.

Şöyle bir düşünün: Siyasi yelpazede kendisini “milliyetçi” olarak tarif edenlere bakın mesela. Her biri “en milliyetçi” iddiasında ve dolayısıyla da diğerleri “sahte” milliyetçiler. “İslamcı” olduğunu söyleyenlere bakın; zaten sayısız cemaat ve tarikatlar şeklinde gruplaşmışlardır ve her birine göre diğerleri “sahte İslamcıdır” veya Müslümanlıktan sapmışlardır (Tabii bunu dini argümanlarla dillendiriyorlar).

En ilginci kendisini “Atatürkçü” veya “Kemalist” olarak tarif edenlerin durumu olsa gerek. Oldukça çeşitli bir akım oluyor Atatürkçülük veya Kemalizm. Envai çeşit sağcı, milliyetçi Atatürkçüler var; aynı çeşitlilikte solculuk iddiasında olan Atatürkçüler var; laikliği “laikçilik” olarak benimsemiş dinozor Atatürkçüler var; son zamanlarda artan ölçüde çeşitli İslamcı kesimlerden de “Asıl Atatürkçü biziz” mealinde çıkışlara tanık oluyoruz. Her biri “Atatürk’ü en iyi biz anladık” iddiasında, dolayısıyla da diğerleri sahte Atatürkçüler oluyor.

Sol mahallenin durumu daha az ilginç değil tabii. Kendi doğrusunu “mutlak doğru” kabul ve ilan edenlerden geçilmiyor. Siyasi tarihleri tutarsızlıklar tarihi olsa da iddialarının keskinliği ustura misali. (“Solcu” demeye dilim varmıyor ama egemen medyanın hala “solcu” diye lanse ettiği Doğu Perinçek’in zikzakları saymakla bitmez mesela. Onu geçelim.) Eğri oturup doğru konuşalım; memlekette gündem olan, gündem tayin eden, “umut” olan, “bir ihtimal daha var” dedirten bir sol hareket yok, kalmadı, tarumar edildi.

Ama bu verili gerçekliği sahici bir muhasebeyle öncelikle doğru analiz etmek, kavramak, özeleştirisel bir muhasebe yapmak ve harekete geçmek konusunda kayda değer bir çaba da yok.

Senede birkaç kez küfrederek kendini tatmin etmek için gündeme getirilen “yetmez ama evet” tartışması vesilesiyle bazı sol mecralarda nelerin konuşulduğuna baktım.

En “ultra solcu” geçinenler bile ulusalcı ve ulusolcu taife ile aynı argümanlarla hissiyatlarını dile getirmekten geri durmamışlar tabii; “AKP destekçisi liberaller, İslamcılardan demokrasi bekleyen saflar” filan. Bazıları bu “saflardan” biri olarak benim adımı da anmış. Varsın “saf” olayım; saf, iyi niyetli ve dürüst olmak, aklı ve vicdanı kararmış kerameti kendinden menkul “komiser” edalarında siyasi keşiş ve örümcek beyinli olmaktan iyidir.

Bu toptancılık konusunun gündemime girmesinin sebebi de bu oldu zaten.

“Bizim” solun en gözde tartışma (!) argümanı uzun zamandır bu; kendisi gibi düşünmüyorsan liberalsin… Liberal de olabilirsin, o da ayrı bir konu tabii. Ama malum, bunu “hakaret” anlamı yükleyerek kullanıyorlar.

Eskiden “revizyonist, oportünist, sağ sapma, sol sapma” filan denirdi, şimdilerde “liberal” olmakla itham etmek revaçta. Kime göre liberal? Kendisine göre. Neden? Kendisi gibi düşünmüyor diye. “Solcu” dediğin kendisi gibi olur, değilse başka bir şey…

(Tabii bu kendisi gibi düşünmeyince dile dolanan ithamlar duruma göre değişiyor; duruma ve muhatabınızın kendini “ait” hissettiği “davanın” niteliğine göre “bölücü”, “terörist”, “fetöcü” filan olmanız mümkün.)

Ben “solcu” olmanın, demokrat olmanın, daha da genelleştireyim, iyi insan olmanın ülkemiz şartlarında görmezden gelinmesi, tutum alınmaması imkansız somut gereklerini sıralıyorum; Kürt sorunu diyorum, Aleviler diyorum, barış ve adalet sorunlarımız diyorum. Sanal muhatabım kaldığı yerden sayıklamaya devam ediyor; “Sen liberal olmuşsun. Yetmez ama evet dediğini unutmadık” filan. Elinin körü!

Hayat, bir tek “doğru” ile anlaşılamayacak, tarif edilemeyecek kadar çeşitli ve kendi mecrasında gerçekleşen dinamik bir süreç.

Hayatı anlamak, anlamlandırmak çabası insan evladının “fıtratında” var ve marifet odur ki bu çaba, yaşamı “insanileştirmek” için, insani değerleri savunmak ve hakim kılmak için sarf edilsin.

Bunun sırrına ermek, öncelikle demokrat olmayı başarmaktan geçiyor.

Ne var ki ağızdan çıktığı kadar kolay değil demokrat olmak. Demokrat olmayı içselleştirmek, bir ilkesel duruş olarak benimsemek, bir “ölçü” olarak işlevli kılmak, deyim yerindeyse düşünsel manada ciddi bir devrimsel dönüşümü başarmak demek oluyor. Bu, kendi beraberinde ciddi, sahici, köklü bir yüzleşme cesareti sergilemeyi de gerekli, hatta zorunlu kılıyor.

Bu konuya devam edeceğim. Zira söyleyeceklerim bitmedi.

İyilikle, güzellikle, sevgi ve sağlıcakla kalın…

  • Abone ol