Bir kültür savaşı yürüten AKP iktidarı ve bu savaşın başkomutanı olan AKP Genel Başkanı, Osmanlı döneminin kültür kodlarının, dilinin toplumda hâkim olmasını uzun vadeli temel siyasal hedef olarak görüyor. Bugün Kemal Kılıçdaroğlu’nun nihayet harekete geçip başlattığı, Türkiye’deki özgürlük ve demokrasi mücadelesine inanmış herkesin “ama... fakat” demeden katılması gereken Adalet Yürüyüşü’nün neye karşı yapıldığını, iktidarın tercih ettiği lisanın kelimeleriyle anlatmaya çalışacağız.

Günümüz yönetiminde giderek öne çıkan vasıf, istibdatdır. Frenkçe karşılığı despotizmdir. Despotizm, iktidarın keyfi muamelelerle ve sahip olduğu kuvvete dayanan cebirle yönetmesi demektir. İstibdat, Arapçada başına buyruk olmak anlamına gelir. Sadece kuvvete istinad eden bir cebre değil, aynı zamanda keyfi muameleye dayandığı için, iktidarın ve ondan ilham ve güç alanların suiistimaline açık bir rejimdir. Bu suiistimal fertlerin hak ve hürriyetlerini kısmak konusunda olduğu kadar, memleketin iktisadi idaresinde, harici siyasetinde de kendini gösterir. Keyfi idare, hukuk devleti olmadığı gibi, kanun devleti de değildir. Kanunun keyfi biçimde tefsir edildiği veya fiilen ilga edildiği, kararların hükümdarın iki dudağı arasından çıkanlara bağlı olduğu idare biçimidir.

Bugünün Türkçesi ile söyleyecek olursak, istibdat tek bir yöneticinin toplumu baskı altında yönetmesine dayanan bir yönetim tarzı ve ona dayanan düzendir. Burhan Felek, Milliyet’te ki “Geçmiş zaman olur ki” üst başlıklı köşesinde fıkralarının birini, yanılmıyorsam 1980’de, bu istibdat konusuna ayırmış. “İstibdât nedir?” başlıklı fıkrasında şöyle diyor:

“İstibdât demek, lügat kitaplarına göre, kanun tanımayan, karakuşi dediğimiz keyfî idare demektir. Gerçekten de Abdülhamid devri böyle bir devirdi. Durup dururken, kim bilir hangi jurnalcinin ihbarı üzerine adamı alırlar, sürgüne gönderir, mallarını müsadere eder, ocağını söndürürlerdi. (...) İstibdât Devri’nin başlıca vasfı neydi? İstibdât Devri sessizlik rejimidir. Kimsenin sesi çıkmaz.(...) Havadan, sudan konuşulur. Ama memlekette neler olup bittiğinden bahsedilemez. Zaten birçok kimsenin de bundan pek haberi olmazdı. (...) Görünüşe göre, bu devirde padişaha dua, devlete dua, büyüklere duadan başka bir şey yapmayanlar rahat gibi görünürdü. Ama kazın ayağı öyle değildi. Hiçbir kanunda ve kitapta olmayan birtakım yasaklar vardı. Halk bu yasaklara dikkat etmeyenlerin âkibetini göre-işite, kendini rejime göre şartlandırmıştı. Bu istibdât devrinde bazı hareketler, bazı sözler, bazı kitaplar yasaktı.(...)”

Burhan Felek, hoş sohbet üslubuyla, babası, akrabaları ve tanıdıklarının başından o dönemde geçen somut olaylardan örnekler vermeyi ihmal etmeyerek, İstibdat Devri’ni böyle anlatıyor.

İstibdat, günümüz Türkiye’sinde yönetimin belirgin niteliğidir. Bu topraklarda bilinen, yaşanmış, adı konmuş bir idare tarzıdır. Türkiye’de seçmen topluluğunun yarısının 16 Nisan’da kullandığı “hayır” oyu, esas olarak iktidarın istibdat hevesine karşı verildi. Bugün Kılıçdaroğlu’nun Adalet Yürüyüşü, dokunulmazlıkların kaldırılmasına evet demiş olmanın kefaretini ödemek olarak görülebilirse de, bu istibdat idaresine karşı, şiddete başvurmadan, barış içinde yükselen bir sestir. Enis Berberoğlu, Selahattin Demirtaş, diğer tutuklu milletvekilleri ve gazeteciler, idarenin ceberutluğunun, mahkemelere aldırttığı karakuşi kararların simgesidirler. Bu nedenle Adalet Yürüyüşü, gerçekten istibdat idaresine karşı bir yürüyüş olacaksa, Maltepe’de bitmemeli, Silivri’den geçip Edirne’ye kadar uzanmalıdır.

  • Abone ol