Ancak. Sanıyorum. Galiba. Fakat. Zira. Öyle görünüyor ki, kafası karışık durumda olan sadece ben değilim! Nasıl karışmasın ki? Şimdi bizim nihai olarak Türkiye-AB ilişkileri ve Türkiye’nin AB müzakereleri hususunda  kararımız nedir?

Mesela son kararımız ‘kazan kazan anlayışı çerçevesinde devam ettirme’ arzusu mudur? “Tarihi, coğrafi ve kültürel olarak yüzyıllardır Avrupa’nın bir parçası olan ülkemiz, stratejik hedef olarak gördüğü AB üyelik sürecini, karşılıklı saygı, eşitlik ve kazan –kazan anlayışı çerçevesinde devam ettirmek arzusundadır.” (Cumhurbaşkanı Erdoğan, Dünya Avrupa Günü, 9 Mayıs 2017)

“Türkiye ve Avrupa Parlamentosu arasındaki ilişkilerde karşılıklı anlayışı esas almak için Avrupa Birliği yetkilileriyle, ilişkilerimize yeniden ivme  kazandırılması konusunda önemli görüşmeler yaptık. Referandum sürecinde yaşananlar geride bırakılmalıdır. AB liderleri Tusk ve Junker ile üyelik sürecinde yeni ve pozitif bir ivme kazandırılması konusunda olumlu bir görüşme yaptık. Türkiye’ye bakışları pozitif.” (Cumhurbaşkanı Erdoğan, 27 Mayıs 2017)

Yoksa nihai düşüncemiz şöyle midir: Çok da meraklısı değiliz!
“Çok da meraklı değiliz, bunu da söyleyeyim. Kararlarını versinler. Onlar, istiyorlar ki Türkiye’ye buradan kaçsın, yok, biz hiçbir zaman minderden kaçmadık. Ben diyorum ki, onlar bize kapıyı kapatsın biz kararı rahat veririz.” (Cumhurbaşkanı Erdoğan, 20 Eylül 2017)

E tabi şu soruyu hemen sormamız gerekiyor. AB’nin Türkiye’ye bakışı pozitif midir? Yoksa Türkiye’yi AB’den kaçırmaya mı çalışıyorlar? 
Hangisi?

Soralım haydi:

“AB liderleriyle yaptığımız görüşmelerde ve uluslararası platformlar, Türkiye’nin yaptığı reformları “sessiz devrim” olarak nitelendiriyorlar.” (Erdoğan, 21 Kasım 2004)

Dün “sessiz devrim” olarak niteleyen AB liderleri neden bugün Türkiye hakkında farklı düşünüyorlar?

Dün...

“Ancak bundan sonraki süreç daha zor ve engebeli olacaktır. Türkiye evvelallah bu güçlükleri de aşacaktır. AB uyum yasalarını peş peşe çıkartıyoruz. Sonuçta çabalarımızın semeresini aldığımız bir noktada bulunuyoruz.” (Erdoğan, 2004)

Peki, dün zor ve engebeli bir süreci aşmayı hedeflerken, bugün nasıl ‘çok da meraklısı değiliz’ dalga boyuna geldik?

Mesela AK Parti, iktidarlarının reformcu yıllarında AB’ye üyeliği Türk halkını hak ettiği çağdaş uygarlık seviyesine ulaştıracak yegane araç olarak görürken  ve bu bağlamda hızla adımlar atarken bugün neden AK Partili siyasetçilerin gündeminde neden bunlar yok. Bu tür açıklamalar yok. Avrupa dün Türkiye’yi “demokrasi ve özgürlükler konusunda” alkışlarken bugün neden Türkiye’nin demokratik değerlerden ve hukuktan uzaklaştığını düşünüyor ve “Türkiye AB’den ve AB değerlerinden uzaklaşıyor” uyarısı yapma ihtiyacını hissediyor.

Sahi, Türkiye’yi çağdaş medeniyet seviyesine çıkartacağına inandığımız AB’den neden bu kadar “kolay” ve “rahat” kopma noktasına geldik. Neden ilişkileri düzeltmek için çaba sarf etmek yerine, hükümet yetkilileri Türkiye AB ilişkilerini daha da kopartacak hamasi açıklamalar yapmaya devam ediyor?

Bugün Türkiye AB ilişkilerinin geldiği süreçte Türkiye’nin AB’ye yaklaşımı da, bakış açısı da ortada. Elbette ki, bir süredir neredeyse kopma noktasına gelen ve bir türlü düzelmeyen Türkiye –AB ilişkilerinin tek sorumlusu ülkemiz değildir. Avrupa’da yükselmekte olan aşırı sağcı ve ırkçı eğilimlerin, Avrupalı liderlerinin de zaman zaman AB normlarıyla ve değerleriyle ters düşme pahasına bu eğilimlere prim verecek söylemlerde bulunmasının etkisi büyük. Kendi içerisinde neredeyse parçalanma noktasına gelen bir AB’nin olduğu da muhakkak. Faşizmin elinde büyük acılar yaşayan Avrupa’nın her geçen gün faşizme teslim olması ayrıca tartışma konusu. Türkiye’nin içinden geçtiği olağanüstü süreçte ve atlattığı badirelerde, karşı karşıya kaldığı antidemokratik kalkışmalarda savunduğu en azından “demokrasi”, “hukuk”, “özgürlükler” gibi değerlerle ters düşmemek adına yer alması gerekirken, Türkiye’nin en haklı olduğu noktada yanında durmayan, yaşadığı acıları paylaşmakta geç kalan bir AB var. Doğrudur.

Türkiye olarak, bu noktada Avrupa’nın yaptığı ayıplı durumu yüzlerine vurma hakkımız da var, çelişkili durumlarını sorgulama hakkımız da.

Bu konuda bizler haklıydık. Peki ama bir bahar havasında giden Türkiye AB ilişkilerinin neredeyse kopma noktasına getirilmesinde bizim hiç mi kusurumuz yok. Oldukça fazla.

Bakınız referandum sürecinde yaşanan gerilimler. Almanya’da salon verilmemesiyle başlayan süreç, Avusturya ve Hollanda’da yaşananlarla kriz doruk noktasına nasıl geldi?

Mesela, Türkiye 2008 yılında kendi Meclisinden çıkarttığı, yurtdışında seçim propagandasını yasakladığı kanuna uymuş olsaydı bugün bunları konuşuyor olur muyduk?

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın 9 Mayıs ve 27 Mayıs tarihli açıklamalarında kullandığı üslup, dil, yaklaşım ne kadar rasyonel değil mi? Olması gereken de budur.

Eğer bu kararlılıkla devam edilmiş olsaydı, aşırı hamasetten, popülizmden kaçınılmış olsaydı zor da olsa ilişkilerin yeniden düzelmesi konusunda epeyce mesafe kat edilmiş olunabilirdi.

Zira, bir gün “devam ettireceğiz” açıklamasının yapılması, bir  gün “çok da meraklısı değiliz” açıklamasının yapılması muhataplarımızda güven duygusu oluşturmayacağı gibi böylesi bir restleşme kartının Türkiye’ye bir faydası da olmaz.

Türkiye, AB ilişkilerinde ne istediğine karar verip, verdiği karar neticesinin bedellerini de göze alarak bir strateji izlemek zorundadır. Bu da bir tercihtir.

  • Abone ol