28 Mart 1994. 

27 Mart 1994 yerel seçimlerinden hemen sonraki gün.

Türkiye’nin tek merak ettiği İstanbul ve Ankara’da seçimleri Refah Partisi adaylarının kazanıp kazanmadığıydı.

Erdoğan, Gökçek portrelerinin, Refah Partisi’nin sürpriz başarısı üzerine korkuyla karışık yorumların çıktığı o günkü gazetelerin iç sayfalarında kenarda kalmış bir haber çok az kişinin dikkatini çekmiş olmalı: 

“Şırnak’ta bomba düştü: Şırnak’ın Kumçatı beldesine bağlı Koçaklı Köyü’ne bölgede operasyon yapan Türk savaş uçaklarından birinden bomba düşmesi sonucu 12 kişinin öldüğü, 8 kişinin de yaralandığı öne sürüldü.” (Cumhuriyet)

“Köyde 12 ölü: Şırnak’ın Cudi, Gabar, Namaz Dağları’nda PKK’ya karşı hava destekli operasyonlar sürerken, önceki gün 12.00 sularında kendt merkezine 30 kilometre mesafedeki Koçaklı köyüne uçaktan bir bomba düştüğü öne sürüldü” (Milliyet)

Birbirine benzeyen kısa haberlerde hep aynı vurgu vardı: “Uçaktan bomba düştü”. 

Sanki askeri jetin kapısı yanlışlıkla açılmış bir bomba kapıdan yuvarlanmış gibi verilmişti haberler.

2011’de Uludere’de bile çıplak gerçeği çok az gazete söyleyebilmişti,1994 bu söylemek daha da zordu. 

Birkaç ay sonra Cudi’ye bayrak çekilerek terörle mücadelede zafer ilan edilen günlerdi. 

Çiller, terörü bitiren Başbakan olmak istiyordu. Bu uğurda devlet “rutin dışına” çıkmıştı.

Öyle ki bir kaç ay sonra SHP’li İnsan Haklarından Sorumlu Devlet Bakanı Azimet Köylüoğlu ve Tunceli milletvekili Sinan Yerlikaya ile birlikte Dersim’den gelen muhtarları kabul eden Başbakan Tansu Çiller, bir muhtarın “Köylerimizi askerler yaktı, hatta bu operasyonlara askeri helikopterler de katıldı” sözlerin üzerine şöyle demişti: 

“Her gördüğünüz helikopteri bizim helikopter sanmayın. Bu PKK’nın helikopteri de olabilir. Rus, Afgan, Ermeni helikopteri de olabilir. Çünkü bazen sınırı ihlal edip girebiliyorlar.”

Çiller’in “PKK’nın helikopteri” sözüyle o günlerde PKK bile dalga geçmişti.

O yüzden ancak “bir uçaktan bomba düşmüş” olabilirdi.

Gazetelerin iç sayfalarında kenarda köşede kalmış haber büyük bir trajediydi.

Ancak iki gün sonra haber olabilmişti. Ne ölü sayısı doğruydu ne de köyün adı. 

26 Mart 1994 günü sabah saatleri Şırnak’ın Uludere ilçesine bağlı Kuşkonar ve Koçağılı köylerinde hayat rutin başlamıştı. 

İki köyün erkekleri köyün dışındaki tarlada çalışıyor, çocuklar dışarıda oynuyordu.

Saat: 10.30-11.00 sularında uçak sesleri duydular ama bu sesler artık onların günlük hayatının bir parçası haline gelmişti.

Ama birazdan köylülerin “masa kadar” dedikleri kazan bombalarından ilki bir evin üstüne, ikincisi okula isabet etti. 

Jetler gittiğinde bilanço ağırdı. 

Koçağılı köyünde 13, Kuşkonar köyünde 25 sivil hayatını kaybetmişti. 

Ölen 38 kişiden, 24'ü çocuktu. Onlardan 7'si ise bebek.  Geri kalanların çoğu ise erkekler tarlada olduğu için kadınlar ve yaşlılardı. 

Bombalamalar çevrede sürdüğü için Kuşkonar'daki cenazeler dinî bir tören bile yapılamadan toplu bir mezara gömüldü. 

Ne savcı geldi, ne de tek bir otopsi yapıldı. Yaralılar etraftaki köylülerin yardımıyla Cizre ve Mardin'deki hastanelere kaldırıldı, köylüler komşu köylere sığındı. 

Kumçatı beldesine sığınanlar Jandarma'ya verdikleri ilk ifadede "Kazaydı, şikâyetçi değiliz" dediler. 

Koçağılı Köyü'nün muhtarı Halil Seyrek ise 1 Nisan günü Şırnak savcısına gidip köyün askerî uçaklar tarafından vurulduğunu anlattı. 

26 yıllık hukuk mücadelesi o ifadeyle başladı. 

Soruşturmayı başlatan Şırnak Cumhuriyet Başsavcılığı, tanıkların iddia ettiği bombalama iddiasını inceledi. 

Bombalamayı gösteren ilk hukuki delil, kaldırıldığı hastanede hayatını kaybeden üç yaşındaki Zahide Kıraç'ın savcının da katıldığı otopsiyle bir ateşli silahla parçalandığı tespit edilen kafatasıydı. 

Şırnak Cumhuriyet Savcısı, 10 gün içinde soruşturmasını tamamladı ve 7 Nisan 1994 günü saldırının PKK tarafından gerçekleştirildiğine hükmederek görevsizlik kararı verdi. Dosyayı terör suçlarına bakan Diyarbakır DGM Başsavcılığı’na gönderdi.

Bu arada konu TBMM’ne taşındı. 23 Haziran 1994’de Şırnak Milletvekili Selim Sadak’ın Kuşkonar ve Koçağılı köylerindeki katliamla ilgili sorusuna cevap veren İçişleri Bakanı Nahit Menteşe şöyle cevap verdi: 

“26 Mart 1994 günü Şırnak, Merkez, Koçağılı Köyü kuzeyindeki Stoker Tepe ile Kuşkonar Köyünün kuzeyindeki kayalıklarda 1 000 civarında teröristin toplandığı, Şırnak İl Merkezi ile bölgede bulunan Askerî Birliklere eylem hazırlığı içinde bulundukları duyumunun alınmasını müteakip teröristlerin bulunduğu Stoker Tepe ile Kuşkonar Köyünün kuzeyindeki kayalıklara hava harekâtı düzenlenmiştir. 2. Hava harekâtı sonucunda teröristlerin telsiz konuşmalarından 150 civarında ölülerinin olduğu anlaşılmıştır. Teröristlere verdirilen bu zayiat sonucu; Güvenlik Birimlerine terörist gruplarla ilgili bilgilerin Koçağılı ve Kuşkonar köylüleri tarafından verildiği değerlendirilerek, aynı gün teröristler tarafından anılan köylere 82 mm.'lik Havan, Roket ve uzun namlulu silahlarla saldırı düzenlenmiş ve bu saldırı sonucunda Koçağılı Köyünden (13) kişi ölmüş, (13) kişi yaralanmıştır. Kuşkonar Köyünden ise Resmî Makamlara, saldırı hakkında bugüne kadar herhangi bir müracaat olmamıştır. arz ederim”

Bu arada Diyarbakır DGM Başsavcılığı, iki yıl boyunca dosyayı elinde tuttu.  Bu iki yılda bazı mağdurları dinledi. Hatice Bayı ve Lali Erden ifadelerinde ne olduğunu anlamadıklarını söyleyip, kimseden şikayetçi olmadılar.

1996 yılının mart ayında Diyarbakır DGM savcısı “eylemin terör örgütü mensuplarınca yapıldığına dair delil bulunamadığı” gerekçesiyle görevsizlik kararı verdi. Dosyanın tekrar döndüğü Şırnak Savcısı Ağustos ayında görevsizlik kararı verdi.

Böylece birbiriyle çelişen iki görevsizlik kararıyla soruşturma ortada kaldı. 

Artık olayın adı "Köyün üzerine atılan bombalar sonucu meydana gelen ölümler" di. 

10 yıl boyunca 38 Türkiye Cumhuriyeti vatandaşını kimin öldürdüğüyle kimse ilgilenmedi.

10 yıl sonra, olayın meydana geldiği günlerde İstanbul Belediye Başkanlığı’na seçilen Erdoğan’ın kurduğu AK Parti iktidar oldu.

Üst üste çıkarılan Avrupa Birliği reform paketleriyle demokratikleşme sürecine girildi.

5 Ekim 2004 günü avukat Tahir Elçi, köylülerin “köyümüzü jetler bombaladı, o gün korktuk söyleyemedik” diye özetlenecek şikayet dilekçeleriyle soruşturmanın yeniden açılması için savcılığa başvurdu. 

Şikayeti alan Diyarbakır Cumhuriyet Savcısı Haki Çeliker, “Olayın PKK tarafından yapıldığına dair bir delil olmadığından, bilakis olayın uçak ya da helikopterden düşen bombalarla meydana geldiği anlaşıldığından” diyerek cesur bir adım attı, AİHM kararlarını hatırlatıp, köylerin uçakla bombalandığı iddiasının yeniden araştırılması için 8 yıl önce takipsizlik kararı verilen dosyayı yeniden açtı.

Mağdur ve tanık beyanları yeniden alındı. 

Fakat henüz eski Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ tarafından “FETÖ için yapıldığı” iddia edilen askerlerin sivil mahkemelerde yargılanma düzenlemesi yapılmamıştı. 

İsnat edilen suçun askeri savcılığın görev alanında olduğu gerekçesiyle önce Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı, ardından Şırnak Cumhuriyet Savcılığı görevsizlik kararı vererek, dosya  15 Haziran 2005 tarihinde Diyarbakır 2. Hava Kuvvetleri Komutanlığı Savcılığı’na gönderildi.

Diyarbakır Askeri Savcılığı, Diyarbakır 2. Hava Kuvvetleri Komutanlığı’na 26 Mart 1994 günü olay saatinde o bölgede uçak ve helikopterle herhangi bir uçuş faaliyeti olup olmadığını sordu. Komutanlık herhangi bir uçuş olmadığını bildirince, Diyarbakır Askeri Savcılığı, 2006’da dosyadaki bir takipsizlik kararının daha altına imza attı.

Tahir Elçi, savcılıktan dosyanın bir örneğini istedi ama “soruşturmanın tehlikeye girmemesi” gerekçesiyle sadece görevsizlik kararının bir örneğini alabildi. Bunun üzerine 
davayı AİHM’e taşıdı. 

Bu arada soruşturma dosyası tekrar Şırnak Cumhuriyet Savcısı’na dönmüştü. Savcılık ek ifadeler aldı. İfadelerde bazı tanıklar uçak gördüklerini söyledi ve şikayetçi oldu, bazıları şikayetçi olmadı.

Savcı, tekrar Şırnak İl Jandarma Komutanlığı’na yazı yazarak bilgi istedi. Komutanlık, olay tarihi ve saatinde uçuş planlarının kayıtlarında olmadığını bildirdi. 

Bunun üzerine 2007’de Şırnak Cumhuriyet Savcısı “ister uçakla bombalanma iddiası olsun ister terör örgütü yahut yabancı ülkeler tarafından gerçekleştirilen bir saldırı olsun bu olayın sıradan bir olay olarak nitelendirilmesi mümkün değildir” diyerek dosyayı Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı’na iade etti.

Tahir Elçi, dosyanın hala peşindeydi.

2008 yılında yeniden ifadelerin alınması için başvuruda bulundu.  

Artık yeni adı Diyarbakır Özel Yetkili Cumhuriyet Başsavcılığı başvuru üzerine yeniden Diyarbakır 2. Tatktik Java Kuvvet Komutanlığı ve Malatya Erhaç 7. Ana Jet Üssü’ne o gün bu köyler üzerindeki uçuşlar, uçuş personel, hakkında bilgi istedi. 

Bir kere daha komutanlıklar o gün orada bir uçuş yapılmadığını bildirdiler.

2011 yılında yine Tahir Elçi’nin talebi üzerine Diyarbakır Özel Yetkili Cumhuriyet Başsavcılığı, bu kez Sivil Havacılık Genel Müdürlüğü’ne aynı soruyu sordu. 

Cevap 2012’de geldi. 

Sivil Havacılık, o gün ve saatte Şırnak üzerinde bir uçuş gerçekleştirilmediğini bildirdiği yazısının ekine bir bilgi notu eklemişti:  

“O gün Şırnak’ın batısı ve kuzeybatısında Tanyer 60 adlı iki F-4 uçağı iki adet MK83 yüklü olarak saat 10.24 kalkmış, saat 11’de hedefine varmış ve 11.20’de de inmişti. Yine Kaplan 05 adlı iki F-16 uçağı da dört adet MK82 yüklü olarak 11’de kalkmış, saat 11.20’de hedefine varmış ve 12’de inmişti.”

İşte nihayet yıllar sonra köylüleri doğrulayan bilgi gelmişti.

Bu bilgiden sonra Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı, soruşturmayı derinleştirdi. 

Genelkurmay’a ve Diyarbakır 2. Hava Kuvvetleri Komutanlığı’na yazılar yazarak, bu uçuşlarla ilgili tüm personelin bilgilerini istedi. Genelkurmay’dan isimlerle ilgili bilgi gelmezken, Diyarbakır 2. Hava Kuvvetleri’nden isimler geldi.

Bu isimler doğrultusunda savcılık dönemin Diyarbakır Asayiş Kolordu Komutanı Hasan Kundakçı ve ismi verilen üç üst düzey subayın ifadelerini aldı. 

Bu arada Kasım 2013’de 7 yıl önce Tahir Elçi’nin yaptığı AİHM başvurusunda karar çıktı. 26 Mart 1994 günkü bombardımanda iki oğlunu, iki gelinini ve dört torununu kaybeden Hatice Benzer adına yapılan başvuruda hak ihlali kararı çıktı. Türkiye, 2 Milyon 310 bin Euro tazminat ödemeye mahkum edildi.

AİHM kararını dönemin Adalet Bakanı Sadullah Ergin Strasburg'da değerlendirdi, “AİHM'den dönen eksik soruşturmaların yeniden açılabileceğini, bu dosyanın da yeniden açılacağını” söyledi. Davada Türkiye tarafını temsil eden Adalet Bakanlığı'nın basın danışmanı Adnan Boynukara da Twitter'da kararı "Güvenlik merkezli politikaların sonucu" diyerek yorumladı. 

Fakat ne AİHM kararı ne de Adalet Bakanı’nın soruşturmanın yeniden açılmasına desteği de sonucu değiştirdi. 

2014 yılında Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı olayın “askeri operasyon sırasında görevli askeri personel tarafından yapıldığı” gerekçesiyle yeniden görevsizlik kararı vererek, dosyayı Diyarbakır Askeri Savcılığı’na gönderdi.

Diyarbakır Askeri Savcılığı dosyayı Genelkurmay Askeri Savcılığı’na gönderdi.

Genelkurmay Askeri Savcılığı da olayın 20’inci yılının yani zaman aşımının dolmasını bekledi ve 9 Nisan 2014’de zamanaşımından dosyayı kapattı.

Bunun üzerine Tahir Elçi, dosyayı hak ihlalinden Anayasa Mahkemesi’ne taşıdı.

Ama bir yıl sonra 2015 yılında Diyarbakır’daki hendek olayları sırasında tarihi dört ayaklı minareyi çatışmalardan korumaya çalışırken ateş arasında kaldı ve polislerden çıkan kurşunlarla öldürüldü. 

Ondan sonra dosyayı AYM’de avukat Neşet Girasun takip etti. 

Ve nihayet önceki gün Anayasa Mahkemesi 26 yıl sonra Şırnak Uludere’ye bağlı Kuşkonar ve Koçağılı köylerinin 1994’te askeri uçaklar tarafından bombalandığına, yaşamını yitiren 38 kişi ile yaralananların ve yakınlarının yaşam haklarının ihlal edildiğine oybirliğiyle karar verdi.

Bu karar, devletin 38 vatandaşını jetlerle vurduğu, bunu inkar etmek için yıllarca yalan söylediği, suçu PKK’ya attığı, olayı örtbas etmeye çalıştığı, mahkemelerde sürekli görevsizlik kararı vererek suçluları koruduğu, zamanaşımına kadar soruşturmayı sürüncemede bıraktığının da kabulü demek.

Bu 26 yıllık hukuksuzluk hikayesi Türkiye’de hararetle tartışılan pek çok meselede de duymak isteyene çok şey söylüyor.

Öncelikle, bugün üzerinde konuşulmasa da, pek popüler bir konu olmasa da Türkiye’nin hala bir Kürt sorunu var ve bu sorunu kangren hala getiren devlet oldu.

Bebeklerin, çocukların içinde olduğu 38 insanın ölümüne en başından itibaren 26 yıl boyunca gösterilen bu ilgisizlik, PKK’nın, HDP’nin hala hangi psikolojik zemin üzerine oturduğunu net biçimde gösteriyor.

Askeri vesayet bir liberal tez ya da FETÖ’cü yalan değildi. Kendi vatandaşlarının ölümüne neden olup, 26 yıl bunu örtbas edebilen bir yapı büyük bir sorundu. Bununla mücadele edilmesi gerekiyordu.

2009’da askerlerin sivil mahkemelerde yargılanmasının önünü açan düzenlemeyle ilgili adım, hesap vermek istemeyen kapalı devre bir hukuki yapıyı çözmek için atılmıştı. Geçmişi bugünden değerlendirip, bunu FETÖ projesi gibi sunanlar, önce bu soruşturma örtbas edilirken neden görevlerini hakkıyla yapmadıklarının hesabını vermeliler.

2010 referandumunda Evet demek için sadece Anayasa Mahkemesi’ne bireysel başvuru hakkı bile yeterli sebepti. Devleti korumak refleksiyle hareket eden bir yargının değişimini istemek demokratik bir talepti

20 yıl 38 masum insanın katledilmesini aydınlatmak için uğraşmış Tahir Elçi, hayatının son yılında televizyon ekranlarında, mahkemelerde linç edildi. Bunları yaşamış bir insandan tekrarlaması istenilen cümlelerin ne kadar haksız bir zorlama olduğu herhalde anlaşılmıştır. 

Uludere katliamında sorumluların hesap vermesi için 2037 yılında bir Anayasa Mahkemesi kararı mı beklenecek?

Yeni Türkiye’yi haklı olarak yererken eski Türkiye’yi övenlerin aklına Koçağılı ve Kuşkonar köylerindeki katliam gelsin.

Bugün de devletin her hatasını hararetle savunanların, örtbas etmeye çalışanların, bu örtbaslarda rol alanların bu 26 yıllık hikayeden çıkaracağı büyük ibretler olmalı.

  • Abone ol