Diaspora kelimesi Türkiye'de olumlu bir anlama sahip değil. O kadar ki Orta Asya'ya bile gerçeklikle ilişkisiz bir soydaşlık üzerinden bakabiliyor olmamıza karşın, yurtdışındaki Müslüman Türklerin de diaspora olduğunu kabullenmekte zorlanabiliyoruz.

Söz konusu Türklerin yabancı ülkelerin vatandaşlığının manevi bir zenginlik olduğu fikrine henüz yeni yaklaşabildik. Doğuya doğru başka topraklarda adı 'Türk' olan, ama Anadolu halkıyla hiçbir bağı olmayan insanları bağrımıza basmak kolayken, batıya doğru gidildiğinde karşımıza çıkan Anadolu sürgünlerini yadırgamamızın nedeni üzerine bile düşünmekten korkuyoruz. Belki de bunun nedeni milliyetçiliğin bir toprak kavgası olarak somutlaşması ve farklı etnisitelerin muhtemel toprak hakkı bağlamında değerlendirilmesidir. Anadolu toprağının çoğulcu bir sahiplik içinden geldiğini biliyor ve bu çoğulculuğu hatırlatan her farklı kimliği bir tehdit olarak algılıyoruz. Çünkü kadim geçmiş o insanların da bu topraklarda hakkı olduğunu söylüyor.

Öte yandan söz konusu 'hakkın' toprak sahipliğiyle doğrudan bir ilgisi yok. Bu hak, kadim hafızaya işlemiş ve tam da bu nedenden ötürü uyumlu bir çeşitlilik yaratabilmiş olan 'yaşama' hakkıdır. Anadolu hep kavim geçişlerinin ortasında yer aldı ve buradan her geçenin bir miktarı bu topraklarda kalarak, etnik çeşitliliği daha da derinleştirdi. Ermeniler, Rumlar ve Kürtler bu göçlere ev sahipliği yaptılar, kendi kimliklerini korudular ama yeni gelenin kültürünü kuşatan melezleşmeleri de kucakladılar. Yüzyıllar boyunca bu topraklar birçok yönetim gördü... Ermeniler, Rumlar ve Kürtler ise sadece yerelde ve geçici sürelerle kendi özyönetimlerine sahip oldular, ama Anadolu'nun tümünü ele geçirme niyeti taşımadıkları gibi, genel huzuru kim sağlayacaksa, dinine ve diline bakmadan onun hukuksal şemsiyesi altında kalmayı tercih ettiler. Kısacası bu topraklar çakıl taşının bile sahiplenildiği bir kültüre değil, üzerinde birlikte yaşamanın dengesine ve geçişliliğine sahip bir kültüre konukluk etti.

Milliyetçilik bu kendine özgü yapıyı kırdı, melezleşmeyi mahkûm etti, ayrışmayı besledi, birlikteliği olanaklı olmaktan çıkardı ve üstüne üstlük etnik kimliği toprakla bütünleştiren hastalıklı bir beklenti üretti. 19. yüzyıl içinde adım adım herkes hastalandı... İlginç olan, en son hastalananların Ermeniler ve kendi kimliklerini 'keşfeden' Türkler olmasıydı. Her iki toplumun genelinde hâlâ Osmanlı'yı arayanlar çoğunluktu. Ama aynı zihniyeti ve modernist bakışı taşımanın ötesinde, 1914'e kadar işbirliği içinde davranan İttihatçılar ve Taşnaklar, bu hastalanmadan bir 'siyaset' çıkardılar. Ve şaşırtıcı olmayan bir biçimde hastalık kendi çocuklarını yedi... Milliyetçilik nihayette sadece tek bir makbul kimliğin yüceltilmesiydi ve diğer kimliğin taşınması ancak zorunluluk halinde mümkündü.

Birinci Dünya Savaşı ortamı İttihatçılara bekledikleri fırsatı verdi. Toprağı orada yaşayan farklı kimliklerden temizlediler, Taşnaklar'ı siyaseten aldattılar ve ezdiler. Bu olaylar yaşandığında Osmanlı devletinin Ermeniler üzerindeki baskı ve yerel imha siyasetinin de yirmi yıllık bir tarihi oluşmuştu. Bu nedenle İttihatçılar, devletin bakışına aykırı davranmış olmadılar. Ama hangi noktaya kadar gitmek istediklerini sadece kendilerine sakladılar. Öyle ki Ermeni tehcirinin nasıl bir şey olduğunu, zamanın hükümet üyelerinden bazıları ancak aylar sonra öğrenebildi.

Taşnaklar ise hiçbir zaman İttihatçılar kadar güçlü olmadılar. Sonuçta hepsi de özgürlüklerin genişlemesini talep eden üç siyasi partiden biriydiler. Ayrıca ne Patrikhane'nin ne de İstanbul Ermenilerinin desteğine sahiptiler. Ama İttihatçı proje görünür hale geldikten sonra, yani 1914'ün sonlarından itibaren, neredeyse bütün Ermeniler Taşnakçı oldu. Çünkü devlet şiddeti Ermenilerin hak arayışını öfke ve nefrete dönüştürdü. Bir yıl içinde yaşananlar büyük bir intikam isteği uyandırdı ve nitekim katliamdan kaçabilenler 1917 sonrasında Rus ve Fransız ordusuyla birlikte geri dönerek büyük insanlık suçları işlediler. Ancak bütün bunlar olurken, birçok Ermeni Çanakkale'de ve Sarıkamış'ta Osmanlı neferi olarak ölmeye devam ettiler. O kadar ki Evren Paşa, Sarıkamış'ta kahramanlık gösterdikleri için Ermenilere resmi teşekkür bile etti... Bu arada Osmanlı bürokrasisinin birçok düzeyinde Ermeniler görev yapmayı sürdürdüler. Hatta bazıları sonradan Kurtuluş Savaşı'nın da lojistik destekçisi oldu...

Hüzünlü bir geçmiş... Ama aynı zamanda insani. Bu toprakların çeşitliliğini, melezliğini, zenginliğini yüreği olana hatırlatıyor. Milliyetçiliğin bu toprakları nasıl hastalandırdığını, niçin hâlâ birbirimizi dinlemekte, anlamakta zorlandığımızı kulağımıza fısıldıyor. Yurtdışındaki Ermenilerin niçin Taşnaklığa savrulduklarını, niçin Türkiye'nin gönül sesine bu denli muhtaç olduklarını anlatıyor. Anadolu, kaybettiği yüreği ve vicdanı arıyor...

  • Abone ol