Hakaret, çoğu kez çaresizliğin türevidir... Halk gibi, seçmen gibi anonim öznelere hakaret ise çaresiz korkakların işidir: Hakaret sahibi böylece herhangi bir yasal karşılık korkusu yaşamaksızın yüreğini soğutma fırsatı yakalamış olur.

Bu işlerin pîri sayılması gereken Bekir Coşkun mesela, memleket “bu halde”yken Adalet ve Kalkınma Partisi’ne (AK Parti) çıkan yüzde 50 oya isyan ettiği yazısında yine konuşturmuştu sanatını:


“(...) Yine de AKP oyları arttığına göre... Nasıl anlatılır?.. Bazen anlatamazsın.. Yani anlatılacak gibi değilse, neresini anlatacaksın?.. Bocalarsın... Uykusu kaçar insanın... O durumda koyunları sayacaksın...” (Cumhuriyet, 14 Haziran 2011).

Bekir Coşkun, her seçimden sonra aynı içeriği değişik biçimlerle tekrar edegeldi... Mesela 2009 yerel seçimlerinden sonra, “Seçimler sadece akılsız insanlar ile akıllı insanların sayımıdır, genelde birinciler kazanır” demişti.


“Göbeğini kaşıyan adam” 2002’yi mi 2007’yi mi izlemişti?

Ben, her seçimin ardından bu türden “anonim hakaret”lere sığınanların bir sonraki seçimin arifesinde ümide kapılmasını, “bu sefer başka” havasına girmesini hem hüzünlü hem eğlenceli buluyorum. “Bu halk aptal” suçlamasıyla “bu halk önümüzdeki seçimde ‘bunlar’ın defterini dürecek” beklentisi arasındaki büyük paradoksu nasıl göremiyorlar, buna hayret ediyorum. (Nedeni, ancak tahsille edinilebilecek cehalet olabilir mi?)

Öyle ya, madem seçmen “bidon kafalı”, o zaman yeni seçimde de “yanlış parti”ye oy vereceğini kabul etmen gerekir. Fakat hayır, son seçimden iki gün sonra ancak “koyunları sayarak” uyuyabilen yazar, seçimden beş gün önce “koyun”lara şöyle seslenebilmişti:


“İyi bakın... Görün... Bilin... Direnin... Herkese söyleyin... Bu kez daha farklı; son yumruğu vurmak, son gözü oymak, son başı koparmak, son sesi boğmak için geliyor nefret... Kazanmasına izin vermeyin nefretin...” (Cumhuriyet, 7 haziran).

Hüzünlü bulsam da, eğlenceli bulsam da, paradoksal bulsam da, Türkiye’nin kabaca yüzde 20’sini oluşturan “laik-kentli-çağdaş” ve fakat siyaseten otoriter zihniyetli orta sınıflarının her seçim öncesinde içine girdikleri “bu sefer başka” ruh halinin siyasi demokrasi için bir sigorta olduğunu düşünüyorum.

AK Parti’nin büyük bir oy kaybına uğradığı 29 Mart 2009 yerel seçimlerinden hemen sonra Ertuğrul Özkök’ün köşesinde yer verdiği bir kadın arkadaşının sözlerini hatırlatırsam, sözünü ettiğim ruh halini daha iyi anlayacaksınız:


“Pazartesi sabahı çok rahatlamış biçimde uyandım. Bu ülkede kendimi azınlık gibi hissediyordum. Azınlık olmadığımı, bu ülkenin asli unsurlarından, parçalarından biri olduğumu hissettim. Ülkemin halkına itimadım kalmamıştı. Tekrar güvenmeye başladım.”

Hatırlayın, o seçimlerin öncesinde, 2007’yi milimi milimine bilen Tarhan Erdem “AK Parti’nin oyu yüzde 50-52” tahmininde bulunmuştu. Ben ise Tarhan Erdem’in tahminlerinde bu defa yanılmasını ve seçim sonuçlarının böyle (AK Parti: Yüzde 38) tecelli etmesini büyük bir memnuniyetle karşılamış, şöyle yazmıştım:

“AK Parti, Tarhan Erdem’in öngördüğü gibi öbür partileri ağır bir hezimete uğratsaydı, bu partinin seçimlerde yenilemeyeceği inancı güçlenecek, demokrasi dışı arayışlara laik kesimlerden verilen destek daha da büyüyecek ve bugün Türkiye’nin havası kurşun gibi ağır olacaktı.”

Bu sefer hakikaten “başka”...

2009 yerel seçimlerinden sonra yüzde 58’lik bir referandum (2010) ve yüzde 50’lik bir genel seçim (2011) yaşadık. Ben, her iki oylamadan sonra Ertuğrul Özkök’ün kadın arkadaşının duygularını çok merak etmiştim, şimdi de ediyorum.

Şu kadarından eminim: O da gerek 2010 referandumunda gerekse de 2011 seçimlerinde umutlanmıştır. Peki, “2009 ümidi”ni izleyen iki ağır hayal kırıklığının ardından bir sonraki seçimde de umutlanabilecek mi?

Keza, Bekir Coşkun ve onun gibilerin yazılarını birbirlerine göndererek teselli bulanlar, bir sonraki seçimlerde de umutlanabilecekler mi? Bence bu çok önemli bir sorudur ve bu soruya verilebilecek tek gerçekçi cevap olan “galiba umutlanamayacaklar” cümlesi beni ürkütüyor.

Elbette bu depresif-karamsar-çaresiz ruh halinin, nihai ve olgun haline 2009’da değil de 2011’de ulaşması Türkiye’nin siyasi demokrasisinin geleceği açısından bir şans sayılmalı... Çünkü o tarihten bu yana “demokrasi dışı güçler”e karşı verilen mücadelede önemli bir yol alındı; “sivil toplum”dan gelebilecek “hadi, ne duruyorsunuz” talepleriyle bitleri kanlanacak darbeci eğilimler önemli ölçüde geriletildi.

Belki şöyle bile düşünebiliriz: 2009’da AK Parti’nin oylarındaki dramatik düşüş, laik kesimlerdeki “biz bu işi darbesiz de halledebiliriz” duygusuna yol açarak son derece hayırlı bir sonuç doğurmuş, böylece ülke zaman kazanmıştır.


Bu noktaya nasıl geldik?

Yukarıda, “Türkiye’nin ‘laik-kentli-çağdaş’ ve fakat siyaseten otoriter zihniyetli geniş orta sınıflarının her seçim öncesinde içine girdikleri ‘bu sefer başka’ ruh halinin siyasi demokrasi için bir sigorta olduğunu” söylemiştim.

Peki, 2002’den bu yana “bu sefer başka” ruh halini canlı tutan başka gelişmeler oldu mu ülkede? Evet, oldu ve bunlar “demokrasi dışı”nın işleri olduğu halde demokrasinin yararına işlev gördüler.

Bunlardan birincisi Cumhuriyet mitingleri, ikincisi ise CHP’deki kaset komplosuydu...

2007 seçimleri öncesine denk gelen ve temel amacı “Çankaya’nın şeriatçılar tarafından ele geçirilmesini engellemek” olan Cumhuriyet mitingleri, başta Şener Eruygur olmak üzere düzenleyicilerinin hayal bile edemeyecekleri olağanüstü katılım oranlarıyla gerçekleştirildi. Bu büyük teveccüh, “irticayı seçimle alaşağı etmenin mümkün olduğu”na dair bir inanca yol açtı. O kadar ki, iktidarda bir “düşman”ın oturduğu değerlendirmesini yapan düzenleyiciler de aynı yanılsamaya kapıldılar ve bu büyük enerjiyi başka yollara kanalize etmeye tevessül etmediler.

CHP’de Deniz Baykal’a karşı girişilen kaset komplosuna gelince...

2008’de başlayan büyük küresel iktisadi krizin etkisi altında geçen 2009 seçimleri “Ertuğrul Özkök’ün bir kadın arkadaşı” ve onun milyonlarca benzerinde büyük bir rahatlama sağlamıştı ama 2010’dan itibaren hava yeniden değişmeye başlamıştı. Kamuoyu yoklamaları, AK Parti’nin yeniden hızla yükselmekte olduğunu gösteriyordu.

O çaresizlik içinde birdenbire hiç hesapta olmayan bir gelişme olmuş, Cumhuriyet Halk Partisi’nin (CHP) genel başkanı Deniz Baykal bir kaset marifetiyle devre dışı bırakılmıştı. Partinin başına, geleneksel merkez medyanın da el vermesiyle Kemal Kılıçdaroğlu getirildi.

CHP’ye oy veren milyonlarca seçmen bu sayede AK Parti’nin meşru yollarla, seçimle yenilebileceğine dair yeni bir umut peydahladılar.

Bu umut, ilk sınavını 12 Eylül referandumunda verdi; sonuç hüsrandı.

Ardından 12 Haziran 2011 seçimleri geldi, sonuç yine değişmedi.


CHP tabanı yönetimden hoşnutsuz mu?

Bütün bunlardan sonra bugünkü manzara ne? Çoğunluğunu CHP tabanının oluşturduğu Türkiye’nin “laik” orta sınıflarından gelen işaretler, bu kadar ümitlenmenin ve her ümitlenmeyi izleyen hüsranın büyük bir yorgunluğa ve ümitsizliğe yol açtığını gösteriyor.

Peki, bu ümitsizlik nihilizm boyutlarına varabilir, seçimle elde edilemeyenin ülkeyi bir yangın yerine çevirerek elde edilmesi aşamasına sıçrayabilir mi?

Birçok köşe yazarı, bu soruyu özneye “CHP yönetimi”ni yerleştirerek ve Ergenekon faaliyeti üzerinden soruyor. Hepsini temsilen Haşmet Babaoğlu’nun satırlarını aktarayım:


“Şimdi karanlık odaklar CHP’yi yeni bir yol ayrımına sürüklüyor. (...) CHP’yi sokakları kullanarak inşa edilecek bir ‘parlamento dışı muhalefet’ hareketinin partisi yapmaya çalışıyorlar. (...) Şimdi ne olacak? CHP parlamenter demokrasinin temel taşlarından biri olmayı sürdürecek mi? Yoksa marjinalleşme pahasına kaosçuların tuzağına mı düşecek?”

Bu değerlendirmeler, biliyorsunuz, CHP’nin fiilen “parlamentoyu boykot” anlamına gelen eylemi nedeniyle yapılıyor... Ve deniyor ki, CHP tabanı geniş kesimiyle bu gelişmelerden hoşnutsuzdur.

Ben, mevcut karamsarlığı ve ümitsizliğiyle CHP tabanının, parti yönetiminin bu çok riskli tercihinden rahatsız olduğunu hiç düşünmüyorum.

Hatta biraz daha ileri gidip şunu dahi söyleyebilirim: CHP yönetimi bir ölçüde tabandan aldığı işaretler nedeniyle ve tabanın zorlamasıyla giriyor bu işlere.

CHP tabanını analiz dışı tutan her değerlendirme gibi, “yemin krizi” değerlendirmeleri de ciddi bir eksiklikle malûl.

CHP’de “tavan”dan çok “taban”a bakmadıkça bu partiyi “gerçekten” anlamamız mümkün olmayacak.


[email protected]

 

  • Abone ol