Şanlıurfa Belediye Reisi’nin, kimbilir hangi sebeple “sehven” atına binerek Balıklıgöl Yerleşkesi’ndeki (Yahu eskiden buraya Ayn-ı Züleyha denilmez miydi; yerleşke kimin akrabası oluyor Urfa’da?) Dergah Camii minarelerindeki mahyaya adını yazdırınca, itidal ve ciddiyet asansörümün çelik halatları koptu. Kınıyor, ayıplıyor muyum; kesinlikle hayır! Bilakis bayıldım, çok hoşuma gitti...

Düşünün, Türkiye’de kaç tane mahyalı cami var ve bunların hiçbirisi haber olmuyor, çünkü hiçbirinin aklına reisin adını yazmak gelmiyor. “Ordumuza şükran borçluyuz” edebiyatının bayatlığına nazaran başkanın adını mahyaya yazdırması harikulade bir fikir. Bir ara başkan olayım, ben de yaptıracağım! Mesela şöyle bir vecize düşündüm hemen şimdi: “Minareden atlarım, bayramınızı kutlarım” imza; başkanınız Hayri Gülle! Lakin ertesi gün, reis beyin birkaç kendini bilmez mırın-kırın etti diye “Yok sehven olmuş, hemen inceleme başlattım” gibi zayıf bahanelere sığınmasını hiç yakıştıramadım. Başbakan’ımızdan hiç dirayet dersi almıyor musunuz ey azizler? Kendisi bir yol Nuh dedikten sonra peygamber diyene kadar anaokulu öğrencileri askerlik çağına geliyor. Nedir? Yanlış bile yapsan duruşunu bozmayacaksın!

     Başbakan deyince aklıma geldi; dün itibarıyla herkesin bildiği sırrı ifşâ ederek reisicumhurluğa adaylığını açıkladı. Ben tahmin etmiyordum ama! Neyse, mûtadımdır, bu gibi hallerde, yani yakınımdaki insanlar terfî ettiklerinde herkes gibi davranmak yerine; “daha beter olsun” der geçerim. Yüzüne karşı “daha beter ol” dediklerimden kimsenin şimdiye kadar bu güzel temennîden alındığına şahit olmadım; zira hepimiz şairin “Yüksel ki yerin bu yer değildir/ Dünyaya gelişin hüner değildir” dediği üzere ömrümüzü, çok daha âli mevkilere layık olduğumuz inanç ve beklentisiyle geçiren insanlarız. “Beter ol” temennim genellikle muhatabı tarafından gizli veya açık bir “âmin”le karşılanır. İkimiz de mutlu oluruz.

    Reisicumhurluktan daha beteri nedir diyeceksiniz; ben öyle âlî yerlerde esen yelleri bilmem, erbâbı bilir! Bunun başkanlığı var, eşbaşkanlığı var ve kimbilir daha neler neler vardır... Bu arada İslâm âlemine yeni bir halife tulû etmiş. Yahu misafir misafiri istemez, ev sahibi hiçbirini istemez modundayım resmen; bu yaştan sonra halife kahrı çekemem doğrusu...

    Tam bu esnada dışarıdan sert bir megafon anonsu ile irkiliverdim bir semt sâkini olarak... Bizim ilçenin yeni reisi mahalleliyle iftarlaşmak istiyormuş; iki günden beri zabıtalar çevrede kuş uçurtmuyorlar: “Arabaları çekin, buralara girmeyin!” Neredeyse bakkala giderken kapıdan beyaz bayrak sallayıp “kötü bir niyetim yok, sadece bakkala gideceğim” diye izin isteyeceğiz yahu. Şimdi de bangır bangır, “Reis sizi sokağa iftara davet ediyor” anonsu yapılıyor; “ayol döve döve iftar mı olur?” diyeceğim, homurtu sayacaklar. E, nerede Ramazan inceliği, nerede nezaket ve şefkat?

    Nezaket deyince hatırladım. İlk teravih gecesi feribottayız; deniz de dalgalı. Akşam için mescide gittik. Mescidde tuhaf bir ambiyans! Ha babam de babam tepe hoparlöründen mescid ahalisine reklâm yayını yapılıyor. Zaten ayakta zor durmaktayız, üstüne bir de reklâm sapartası! Çıkıp karşılaştığım ilk yetkiliye şikâyet ettim. “Hemen ilgileneceğim, kapattırıyorum” dedi, ben de kendi kendimi tebrik ettim, “Medenilik güzel şey kardeşim” diye cık cık yaptım. Yatsıya gittiğimde yayın devam ediyordu ve mescid –biraz abartıyla- ceviz kabuğu gibi sallanmaktaydı. O esnada mesciddeki birkaç kişi “Niçin teravih kılmıyoruz arkadaşlar?” diye ilginç bir fikir ortaya attı; fikir güzeldi fakat uygulaması çok daha eğlenceli oldu. Geminin her yalpasında halay ekibinin elemanları gibi sendeleyip yeniden yan yana gelerek safta durmaya çalışmak, minarelerdeki mahyalardan ticarî reklam veya siyasi slogan yayınlanması kadar seyre değer bir görüntü olmalıydı.

     Neyse ki daracık yerde kimse bu sahneyi videoya çekmedi. Aksi takdirde tıklanma rekoru kırabilirdik.

  • Abone ol