Durup dururken demokrasinin iyi olup olmadığını tartışmaya başladık.

Oysa Türkiye Cumhuriyeti’nin tarihi boyunca yaptığı en büyük atılımlar hep demokratik dönemlerde oldu.

Üstelik bu demokrasinin tüm çarpıklığına rağmen.

En vahimi de, hangi gerekçeyle olursa olsun, bu tartışmayı açanların başında Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın geliyor olması.

O, demokrasiden kuşku duymaya başladığını söyleyince, ondan cesaret alan aşırılar da Cuma namazı çıkışı “Kahrolsun demokrasi” sloganları atıyor.

Bu tehlike çanlarını çaldırmalı.

Çünkü bu tavır gelişip güçlenirse Türkiye’yi bekleyen gelecek, bugünkü Mısır veya Suriye’ye benzer.

Türkiye’ye demokrasinin gelmesini değil ama AKP’nin Türkiye’de iktidara gelmesini demokrasi sağladı.

Oysa AKP birkaç yıldan beri sistemin altını oyacak siyasal programlarla ortaya çıkıyor.

Şimdi de Erdoğan ilk defa demokrasiyi tümden tartışmaya açıyor.

Dikkat edilmesi gereken, Türkiye’de bu adımın şimdi gelmesinin tesadüf olmaması.

Çünkü bütün dünyada bu tartışmanın başladığını görüyoruz.

Kimi Mısır’da kendilerine yakın buldukları politikacılar darbeyle devrildiği için, kimi Suriye’de veya Filistin’de yaşanan olağanüstü haksızlıklara öfkelendiği ve Batı dünyasından bekledikleri tepkiler gelmediği için, kimi de Müslüman halkların bağrından doğduğunu kimsenin reddedemeyeceği şiddet örgütlerinden korktuğu için demokrasiyi hem kırpmaya, hem de tartışmaya başlıyor.

ABD, uluslararası hukuka aykırı Guantanamo Esir Kampı’nı, bunun demokrasi için bir ayıp olduğunu söyleye söyleye devam ettiriyor, müttefikleri de sesini çıkarmıyor.

Batı ülkelerinde hükümetler tüm vatandaşlarının para hareketlerini, haberleşmesini ve kamusal alanları tam denetim altına alıyor ve bu denetime karşı çıkan, Batı ülkelerindeki muktedirlerin bu yaptıklarına çomak sokmaya kalkan Assange gibi, Snowden gibi, Guardian gazetesi gibi unsurları baskı altına almaya kalkışıyor.

Hatta, “çok ağır suçların önlenmesine ve tehlikedeki canları kurtarmaya yarayacaksa işkence neden yapılmasın” diyecek kadar ileri gidenler bile çıkıyor.

Doğu’da ise (sadece Müslüman ülkeler değil, Rusya ve Çin gibi ülkelerde de) son 30 yılda neo-liberal politikalarla zenginleşip siyasi iktidarı ele geçirenler, “demokrasi bizim toplumlarımıza uygun bir sistem değil” diye tutturdu.

Bu demokrasi itirazı bugünlerde Müslüman ülkelerde, “İslam demokrasiden daha iyi” ya da “İslam varken demokrasiye ihtiyacımız yok” şeklinde söylemlerle yaygın şekilde ortaya çıkıyor.

Bunu söyleyenler, bunun elmalarla armutları toplamaya çalışmak olduğunu bile anlamıyorlar.

Onlara söyletenler ise maalesef bu çarpıklığı bildikleri halde siyasi olarak işlerine böyle geldiği için İslam ve demokrasiyi karşı karşıya getirmeye çalışıyor.

Korkarım, Türkiye başbakanının yapmaya çalıştığı da bu.

Yine de önemli olan, işlerine gelmediği için demokrasiye karşı çıkanlar bulunması değil.

Onlar hep vardı ve hep olacak.

Endişeye neden olması gereken, demokrasiden asıl yarar sağlayanların, yani halkın geniş kesimlerinin, demokrasinin bir defa ulaşıldıktan yan gelip yatılacak bir sistem olmadığını idrak etmemesi.

Bu, devamlı sahip çıkılmaya ve korunmaya muhtaç bir sistem.

Çünkü halkın kararlara katılmasını ve bizzat karar vermesini öngören bir sistem.

Yani o halk demokrasiye sahip çıkmak zorunda, yoksa rafa kaldırılıveriyor.

İşte bu sahip çıkma meselesi bugünlerde çok sorunlu.

Mısır’da demokrasi talebiyle Tahrir Devrimi’ni gerçekleştirenlerin büyük kısmı, kendi siyasal rakiplerini alaşağı ettiği için askerin darbesine alkış tutuyor.

Afganistan’da politikacılar 12 yıllık iktidarları sallanmaya başladığı için, “Batı demokrasi sözü verdi ama sözünü tutmadı” yaygarası koparıp işi Batı düşmanlığına çeviriyor ve başarılı oluyor.

Afganların büyük kısmı “demokrasi zaten batıl bir proje” diyerek, çanak tutuyor.

Türkiye’de “Batı hep demokrasi getirme adına askeri müdahelelerde bulunurken, siyasi olarak işine gelmediğinde bunu yapmıyor; demek ki demokrasi iyi birşey değil” diyenler peydahlanıyor.

Örnekler çok.

Müslüman dünyasında iktidardan yana olanların hiçbirinin aklına, “demokrasi, Batı olsa da olmasa da bizim için iyidir” demek gelmiyor.

Aksine demokrasiye şeytan işi muamelesi yapıyorlar.

Batı dünyasında da durum çok farklı değil.

Batı ülkelerinde iktidarlardan yana olanlar, “demokrasinin Müslüman ülkelerde de olması bizim çıkarlarımıza uygundur, dolayısıyla tüm sonuçlarıyla demokrasiyi kabul etmeliyiz” diyemiyor.

Batı’da demokrasi daha derinleştiğinden, demokrasinin krizi de daha derin.

Mesela İngiliz Guardian gazetesine yapılan baskıların basın özgürlüğünü sarsmasından endişe edilse de, ortada ciddi bir tepki yok ve hükümet krize bile girmiyor.Yazdıkları her kelime kontrol altına alınan Alman vatandaşları, en azından hükümette bundan doğrudan sorumlu politikacıların istifa etmesi talebini bile yükseltmiyor.

ABD’de kendi anayasalarının suç saydığı bir eylemi ortaya çıkaranlar vatan hainliğiyle suçlanırken, o suçun kurbanı olan vatandaşlar sokaklara dökülmüyor.

İtalya’da Berlusconi’nin muazzam yolsuzlukları ortalığa saçılmışken bile, onun çıkarcılık üzerine kurulu sisteminin özlemiyle sokağa dökülen onbinlerce insan var.

Almanca’da wehrhafte Demokratie, yani, “kendini savunan demokrasi” diye bir kavram var.

Yanlış anlaşılmasın, orduya bel bağlayan bir tavır değil bu, aksine sivil toplumun, halkın ve onun kurumlarının demokrasiye sahip çıkmasını ifade ediyor.

Maalesef bugünlerde bu kavram lafta kalıyor.

Demokrasi işlerine gelmeyenler sadece bu durumu kullanıyor.

Demokrasi kötülene kötülene dünya ciddi ve tahlikeli bir kutuplaşmaya yöneliyor.

Asıl tehlike bu.

  • Abone ol