Kocaeli medyasını tararken karşıma çıkan 6 Mart 2020 Tarihli haberi okuyunca şaşırmadım ama yazmakta kaçınılmaz oldu.

Haber gazetede aynen şöyle: ”İzmit’te Lastik-İş’e bağlı yüzlerce Lastik işçileri İdlip Şehitleri için Başiskele sahilinde yürüdüler” diye veriyordu.

Bu haberi okuyunca, devletler toplumların örgütlenme biçimi tezini teyit ediyordu.

Toplumun her kesimi ve aileler da dahil devlet yapılanmasının taklidini yapmıyor muyuz.

İşçiler şehit askerler için yürüdüler haberini okuyunca oğlu şehit olmuş annenin veciz ve özlü yürek dağlayan şu sözlerini hatırlar oldum :”Şehidin Helvası sizin ocakta kavrulmadığı sürece size hep tatlı gelecek” diyordu.Yani ateş düştüğü yeri yakıyor.

Bu haberde şaşırılacak ne var dediğinizi duyar gibiyim ama,biraz sabredin meramımı anlatacağım siz de bana hak vereceğinize inanıyorum.

Bu haberde tuhaf olan bu ülkede her gün 5 işçinin cinayet ekonomisi sonucu iş kazası altında ölmesi ve 7 işçinin de sakat kalarak iş göremez duruma düşmesi ..

2020 yılının şubat ayında 131 işçi daha cinayet ekonomisi sonucu ölmesi ortada iken..

Akp’nin 17 yıllık iktidarında 22 bin 500 işçinin iş kazası altında hayattan koparılması karşısında sendikaların, burada DİSK ve KESK tenzih ederek söylüyorum duyarsız kalması ve hiç bir tepki göstermemesi kabul edilir bir durum değil ama,Lastik işçilerinin İdlip şehitleri için yaptığı yürüyüşleri de tuhaf değil mi?..Gerçi eylem yapan Lastik işçileri DİSK’e bağlı Lastik-iş üyeleri olması da ,ayrı bir tezat oluşturuyor.

İşçi sınıfının örgütleri olan sendikaların ve işçilerin bu iş cinayetlere karşı yürüyüş ve gösteri yapması şöyle dursun,;basın açıklaması bile yapmaması karşısında sessiz kalması, ama sendikaların devlet talimatlı sokağa çıkarak savaşa destek vermeleri,yürüyüşe geçmesi manidar değil mi?

Sınıfına ve Marksizm’e yabancılaşmış, sivil itaatsizlikten kopuk, devlet refleksli harket eden işçi sınıfı; evrensel kültürden nasibinin almamış sarı sendikacılık hareketinin tanımına, girmiyor mu bu eylem?

İşçi sınıfı ve onun örgütleri üretimden gelen güçlerini ve örgütsel potansiyelini iş cinayetlerinde,işsizlikte,yoksulluk ve gelir dağılımı adaletsizliği üzerine sesini çıkartmaz iken..

İşçi sınıfı askerlerin İdlip’te niçin öldüğünü sorgulayacağı yerde, savaş tam tamcılığı yapması, garip gelmiyor mu, size?

Savaşlar hangi sınıfın işine geldiği, yoksul halk çocuklarının öldüğü ve gariban ailelerin evlerine ve yüreklerine ataş düştüğünü nasıl bilmezler.

Soma’da 301 maden işçisinin öldüğünde sendikalar neredeydi,bir basın açıklaması ile bile kınamadılar.

Şuan da ülkede yaşanan yoksulluk,işsizlik,pahallılık ve adaletsizlik karşısında işçi sınıfının üretimden gelen gücünü ve örgütsel potansiyelini,savaş değil de barıştan yana kullanması gerekirken, savaştan yana destek için sokaklara çıkmasında, bir tuhaflık yok mu?

Aşağıda vereceğimiz İşsizlik ve yoksulluk tablosunu işçi sınıfı ne zaman görecek?

Bu ülke de 20 milyon insan açlık sınırında yaşıyor,50 milyon insan yoksullukla boğuşuyor..

13 Milyon emeklinin 8 milyonu bin 500 lira maaşla geçiniyor..

İşsizlik resmi olarak 4 milyon 362 bin, gayri resmi işsizlik rakamı 8 milyon gösteriliyor..

Genç nüfusta işsizlik yüzde 25’e çıkmış..

Çalışan insanların yüzde 43’ü asgari ücretten maaş alıyor..

Çalışan işçilerin ancak yüzde 15’i örgütlü ama toplu-iş sözleşmesinden yararlanan işçi oranı ise yüzde 5.

Toplumun en varlıklı kesimi milli gelirin yüzde 54’nün alıyor,dünyada gelir dağılımı adaletsizliğinde beş ülkeden biri durumundayız..

Bu sorunlar İşçi sınıfının sorunları değil mi,bu sorunları siyasi iktidara çözmesi için devreye girecek ve baskı kuracak olan olan işçi sınıfının, örgütleri nerede?

Hukuksuzluk İşçi sınıfı ve örgütlerinin ilgi alanına girmiyor mu?

Başta çalışanlar olmak üzere toplumun her kesimi mevcut iktidar tarafından o kadar haksızlığa ve hukuksuzluğa uğruyor ama,işçi sınıfının örgütlerinin umurunda bile değil.

İktidara muhalif olanların uğradığı haksızlıkları hatırlatalım bel ki işçi sınıfının örgütleri harekete geçer,olmaz ama çıkmayan candan umut kesilmez misali.

İktidara muhalif olan gazetecilerin ve aydınların tutuklanması..

Yargıyı iktidarın muhalefete karşı baskı aracı olarak kullanması..

Yargı kararlarının Saray’ın işine göre uygulaması veya uygulamaması..

Seçmen iradesinin yok sayılması..

Temel hak ve özgürlüklerinin tanınmaması..

Bu olumsuzluklar işçi sınıfının ve örgütlerinin eylem ve düşünce alanlarına, ne zaman girecek?

Bu kadar ivedi istismar edilen ve çözüm bekleyen sorunlar varken işçi sendikaları devlet talimatlı eylem yaparak,sınıfsal sorumlukluklarını görmezden geliyorlar.

Bizde işçilerin ve örgütlerinin savaş tamtamcılığı haberinden yola çıkarak;sınıfsal sorumluğunu yerine getirmesine dikkat çekmeye çalıştık.

Ne yazarsanız yazın ve konuşun, gerçek özgürlüğün sahipleri ortaya çıkmadıkça,toplum olarak ta hukuk toplumu olmadıkça,bu ülke de hiç bir şey değişmeyecektir.

Türkiye’de işçi sınıfı ve Burjuvazi Batıda yaşanan sınıfsal kavgalarla ortaya çıkmış sınıf değiller.

İki sınıfta devletçi damardan beslenerek, devlet talimatlı hareket etmesi,yeryüzüne kapalı ve AB’den yana olmaması,her şeyi ortaya koymuyor mu?

Yaşadıklarımız da bu değil mi?

  • Abone ol