Hiç dikkat ettiniz mi insanlar genelde yaşlandıkça değer yargılarını isteyerek ya da istemeyerek, bilerek ya da bilmeyerek değiştirirler. Belki değiştirmek zorunda kalırlar. Bu kaçınılmaz son, kabul etsek de etmesek de bir gün başımıza gelecektir.

       Bunda elbette yaşanmışlıkların verdiği bıkkınlık ve yorgunluk duygusunun etkisi yadsınamaz. Ununu elemiş eleğini asmış deyimi bu meramı en iyi şekilde anlatmaktadır. Yaşayan herkes belli birtakım deneyimler yaşamak durumundadır. Yaşanılmış deneyimlerin tokluk hissi vermesi gayet doğal karşılanmalıdır. Bu, önüne geçilemez ve karşı konulamaz bir süreçtir.

Kişiler arasındaki fark sadece içinde bulunulan çeşitli boyut, zaman ve konum farkından kaynaklanmaktadır. Bu itibarla milattan önce yaşayan bir kişi ile günümüzde yaşamakta olan bir kişi arasında temelde aynı olmakla birlikte tezahürleri itibariyle farklı yaşam formları ve bu yaşam formlarının doğal bir sonucu olan farklı deneyimler ortaya çıkmaktadır.

Yaşlandıkça geçmişte nasıl yaşanmış olursa olsun, genellikle etik, geleneksel ve dinsel değer yargıları ağır basmaktadır. Bu, bütün insanların yaşamak zorunda kaldığı yaşam sürecinin doğal bir sonucudur.

        Gençliğinde kırmadık fındık bırakmayan kişilerin elden ayaktan düşünce yüz seksen derece değişim göstermesini yadırgamamak gerektiği kanaatindeyim. Çünkü sadece yaşanmışlıklardan kaynaklanan bıkkınlık duygusu değil, aynı zamanda mevcut durum itibariyle hayal ettiklerinin neredeyse hiçbirini yapamama ve gerçekleştirememe sorununun yarattığı nefret hissinin de etkisi düşünülmelidir.

       Ruh yaşlanmaz. Doğru, ama su gibi, içinde bulunduğu kabın şeklini almak zorundadır. Yaşlanmayan ruh doğal olarak eskiden istediklerinin aynısını isteme eğilimini sürekli taşır. Ancak artık vücut adı verilen binek, eskisi kadar aktif değildir. Ne yediği elmanın tadını alır, ne gördüğü mesafelere gidebilir, ne de karşı cinsle ilişkiye girebilir. Bu durumda istemeden de olsa benliğini bir kıskançlık rüzgârı kaplamaya başlar. İşte yaşlanan kişilerin kendi geçmişlerini unutarak ilhamını dinsel ve etik kaynaklardan alan toplumsal normları uygulama noktasında hayatı çevrelerindekilere zehir etme şeklinde ortaya çıkan travmanın sebebi budur.

       Delikanlı çağında sınır tanımayan ve hiçbir otoriteye boyun eğmeyen kişilik yapısı, eski gücünü kaybetmenin yarattığı bir unutulmuşluk, toplum dışına itilmişlik ve işe yaramazlık şüphesinin girdabına kapılır. Kurtulmak istedikçe daha fazla battığını idrak eder. Ve bu idrak ediş kişiyi çileden çıkarır.

       Bu durum da aynı şekilde yapamama, becerememe ve işe yaramamanın etkisiyle kıskançlık duygusunu körükler. Kişi bunun çoğu zaman farkında olmasa da ne yazık ki kendisini bu duygunun girdabından kurtaramaz.

       Zamanda geriye gidiş mümkün değil. Ama ömrünün son demlerinde çevresini etik değerler ve inançlar noktasında bunaltan yaşlı kişileri otuz kırk yıl kadar geri götürmek mümkün olsaydı; bugün yapamamanın yarattığı kıskançlık duygusunun etkisiyle çevrelerine dayattıklarının belki hiçbirini uygulamayacakları ya da uygulama noktasına akıl almaz bir direnç gösterecekleri tahmin edilebilir.

        Kadın erkek ilişkilerinde mesela… Teknik yetersizliğin dayatmasıyla savundukları değer yargılarını bir kenara bırakıp söylediklerinin tersini yapmaktan yüzlerinin kızaracağını hiç sanmıyorum. Çünkü etik değerleri savunmalarındaki asıl etken bu değerlere gerçekten inanmış olmaları değil, aksine büyük bir ihtimalle çevre ve doğayla olan ilişkilerinde ortaya çıkan yetersizlik olmalıdır.

       Bu ruh hali maddi imkânsızlıklar içinde kavrulanların mahrumiyetlerinin şiddeti oranında kayıtsız şartsız ve anlamsız bir şekilde sermaye düşmanlığı yapmalarıyla aynılık göstermektedir. Kedinin uzanamadığı ciğere murdar demesindeki mantıkla eşdeğer olan bu düşünce; yapamadığını yapabilecek hale geldiğinde kaybolup gitmeye mahkûmdur.

       Yine köy, kasaba ve küçük şehirlerde ayıp, günah olan şeylerin turizm merkezlerinde gayet doğal karşılanmasındaki çelişkiyle ihtiyarların gençlik çağlarında vicdanı sızlamadan yaptıklarını inkâr derecesine varan tutuculuklarındaki mantık arasında neredeyse hiç fark yoktur. Aynı şekilde yoksulken etik ve dinsel alanda işkence boyutuna varan hassasiyetin, servet sahibi olduktan sonra buhar olup uçmasındaki çelişkiyi başka türlü nasıl açıklayabiliriz?  

       Sonuçta elbette yaşlılara saygı ve hürmette kusur etmeyeceğiz. Böyle bir ihtimalin düşünülmesi bile abesle iştigal olur. Her zaman ve mekânda onların yaşam deneyimlerinden yararlanma noktasında elimizden geleni yapacağız.  

Ama yaşlılar da etik ve dinsel değerlere gösterdikleri hassasiyetin temelinde yatan yetersizlik ve beceriksizlik duygusunun etkisini asla akıllarından çıkarmayacaklar. Ve geçmişte kendilerine layık gördükleri dünyanın güzellik ve lezzetlerinden yararlanma hakkını, genç kuşaklara da tanıma noktasında üzerlerine düşeni yapmaktan çekinmeyecekler.

Elbette gençler de bu özgürlük ve anlayış ortamını asla elde var bir hesabı garanti zorunluluk olarak görmeyecek ve tadını kaçırmama noktasında olağanüstü dikkat sarf edeceklerdir.

       Böyle bir toplum yaratmak mümkün mü bilmiyorum. Ama böyle bir toplumda yaşayan insanların arasında radikalizme, holiganizm ve fanatizme kayma eğilimi gösteren hastalıklı ruhlara daha az rastlanacağına eminim. Yine böyle bir toplumda hayatı cehenneme çeviren at gözlüklü kesin inançlıların oranının da oldukça düşük olacağını öngörüyorum.

       Ne dersiniz böyle bir dünya yaratmaya çalışalım mı?

           

  • Abone ol