28 Şubat soruşturmasını yürüten savcı Mustafa Bilgili iddianameyi tamamladı. 1300 sayfalık iddianamede 24 tutuksuz, 103 şüpheli hakkında Türkiye Cumhuriyeti Hükümetini cebren devirmeye ve düşürmeye iştirak suçundan ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası istendi. Bu dosyadan ayrı olarak darbenin sivil kanadı hakkında da soruşturma başlatıldığı söyleniyor. Ayrıca halen 1. Ordu'nun başında olan Orgeneral Yalçın Ataman da şüpheliler arasında bulunuyor ve Ataman için darbe yapmak suçundan ağırlaştırılmış müebbet hapis isteniyor.

Bugün Kürt sorunun çözümünde yolunda adım atılabiliyor olması askeri vesayet ile hesaplaşma sürecinden bağımsız düşünülemez.

28 Şubat'ın gerçekleştiği günlerin hemen öncesini hatırlayalım..

O yıllar, bugün sık sık 90'lı yıllar olarak referans gösterilen, JİTEM'in Kürt illerinde cinayetler işlediği, faili meçhul cinayet haberi olmadan bir tek gün bile geçmeyen, Mehmet Ağar gibi katillerin binlerce insanın ölüm emrini gözünü bile kırpmadan verdiği yıllardı.

Sıcak savaşın yanı sıra Kürt halkına yönelik, Kürt kimliğinin inkarına dayanan siyaset bizzat ordu eliyle yürütülüyor, Milli Güvenlik Siyaset Belgesi'nde iç tehdit olarak yer alan Kürt özgürlük hareketinin yok edilmesi için hiçbir vahşetten kaçınılmıyordu.

Darbeleri Araştırma Komisyonu'nun 28 Şubat sürecini imceleyen alt komisyonu hazırladığı raporda, MGK Genel Sekreterliği'nce, Toplumlar İlişkiler Başkanlığı tarafından, 1990'lı yıllardan itibaren ''Kürt meselesi'' hakkında yurt içine yönelik psikolojik harekat çalışmaları yürütüldüğü, bu çerçevede, bazı akademisyenlere Kürt kimliğinin, Türk milliyetçiliği içinde eritilmesi yönünde bilimsel çalışmalar hazırlatıldığının anlaşıldığını yazmıştı.

Tüm bu pervasız politikaların üzerine gelen Susurluk kazasıyla, Türkiye'de ilk defa devletin içindeki pis ilişkilerin ortaya çıkması fırsatı doğmuş, binlerce insan bu ilişkileri sokaklarda "Karanlığa karşı bir dakika aydınlık" eylemleriyle protesto etmeye başlamıştı.

Dönemin Susurluk Araştırma Komisyonu Başkanı Mehmet Elkatmış ise, Susurluk'ta ortaya çıkan manzaranın altında yatan gerçeği şöyle ifade ediyordu, "Türkiye'de derin devletin esas uygulayıcısı Türk Silahlı Kuvvetleri komuta kademesidir".

Türkiye'de yıllarca ordu Kürt sorunu sayesinde gücüne güç kattı, yasa dışı uygulamalarını "milli güvenlik" adı altında meşrulaştırma fırsatı buldu; sonra da elde ettiği bu güçle Kürt halkına yönelik savaşını daha da yoğunlaştırdı. Dönem dönem diğer unsurlar değişse de Kürtler, ordunun milli güvenlik gündeminden bir numaralı iç tehdit olarak hiç düşmedi. Türkiye'de militarizm yıllarca bir vampir gibi Kürt sorunundan ve savaştan, bu savaşta ölen binlerce insanın kanından beslendi.

28 Şubat darbesinin en önemli sonuçlarından birisi ise, Susurluk kazasının ardından başlayan protestoları durdurmak, bu protestolarda bir araya gelen toplumsal muhalefeti laiklik/şeriat ikileminde bölmeyi başarmak olmuştu. Böylece, devletin yasa dışı uygulamalarının sorgulanmasının önü kapatılarak Kürt sorununun ve savaşın olduğu haliyle devam etmesinin önü açılmış, Kürt sorunu "siyaset üstü" bir sorun olarak kalmaya devam etmişti.

Ancak neyse ki 28 Şubat süreci iddia edildiği gibi 1000 yıl sürmedi. Türkiye'de, toplumsal muhalefet hem 28 Şubat'a hem de onun ardından gelen ama aslında bir devamı olan bütün darbe girişimlerine direndi. "Bir daha asla" diyerek defalarca sokağa çıktı.

Bugün 28 Şubat yargılanıyor ise bunu, darbeye direnen toplumsal muhalefete borçluyuz. Ve eğer yine bugün Kürt sorunun çözümü konusunda adımlar atılıyorsa bunu askeri vesayetin önemli ölçüde geriletilmesine borçluyuz.

[email protected]

  • Abone ol