Kuşkusuz, iyi bir lider, başarılı bir siyasetçi ve devlet adamı olmanın gerektirdiği çeşitli nitelikler var. Eğer Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın en belirgin özelliklerini saymam istenseydi, olağanüstü derecede kararlı, sabırlı ve uygulayıcı oluşunu ilk üç sıraya yazardım.

Kendisini muhtar bile yapmamaya kararlı derin devletle mücadelesinden paralel devlet yapılanması FETÖ’ye, kendisini Türkiye ve dünya siyasetinden silmeye kararlı küresel sisteme karşı verdiği savaştan yedi yılını dolduran Suriye İç Savaşı’na, hatta Zeytin Dalı Harekatı’na bu üç karakteristik özelliğin etkilerini görmekteyiz.

24 Ağustos 2016 günü başlayan Fırat Kalkanı Harekatı bir sabah ansızın gelmişti. Yaklaşık bir yıldır konuştuğumuz, ha bugün ha yarın olacak diye beklediğimiz Afrin operasyonu ise, acaba sadece taktiksel bir söylem mi diye düşündürecek kadar beklememizden sonra, göstere göstere başlatıldı. Fırat Kalkanı’ndan farklı olarak Suriye’de doğrudan PYD’ye karşı başlatılan ilk operasyon olan Zeytin Dalı Harekatı, örgütün koruyucu ve kollayıcısı olan ABD’nin ya da Afrin’de bugüne kadar yanında bulunan Rusya’nın, başkalarında olduğundan farklı olarak Cumhurbaşkanı Erdoğan’da cesaret kırıcı, kararlılık bozucu ya da sabır sonlandırıcı bir etki yapmadığını gösterdi.

Obama’nın gidişiyle beraber Trump’tan çok Trumpçı, Rusya ile stratejik ilişkilerin gelişmeye başlamasıyla beraber Putin’den çok Putinci olan bazen ideolojik tandanslı bazen zayıf analizlerin sahiplerinden çıkan seslerin yüksekliği neticesinde kendi düşüncelerimizi bile duymakta zorlandığımız oluyor bu aralar. Afrin gibi dar bir alana gerçekleştirilen askeri bir operasyon için tüm dünyada oluşan gündeme bakılırsa, Afrin sadece Afrin’den ibaret değil. Türkiye’nin askeri hamlesinin getirdiği ses ve oluşturduğu etki de, Rusya’nın etkinliğine ya da Amerika’nın içerideki karışıklığına atfedilebilecek kadar basit değil. Dile kolay, ABD’nin tüm kurumlarına birbirinden çelişkili açıklamalar yaptırtan, hele ki Kudüs kararı sonrası ABD ve İsrail’e karşı oluşan küresel konsensüsün başını çeken Cumhurbaşkanı’nın, “O beni aramadıkça ben onu aramam,” dediği Trump’tan telefonla görüşme talebi alması çarpıcı bir durum. Trump bu; Avustralya Başbakanı’nın yüzüne telefon kapatan, NATO Zirvesi’nde Karadağ Başbakanı’nı iterek önüne geçen, Beyaz Saray’daki görüşmelerinde Alman Şansölyesi Angela Merkel’in “El sıkışmak ister misin?” sorusunu kameralar önünde duymazlıktan gelen, sosyal medyada ülke liderleriyle girdiği polemiklerle her gün yeni bir şaşkınlığa neden olan Trump, Erdoğan’dan gelen Kudüs çıkışı karşısında susmakla yetinmişti; şimdi Suriye konusunda da telefon görüşmesi talep ederek kendini Erdoğan’a Amerika’nın tavrını açıklamak zorunda hisseden taraf konumunda buldu. (Bu yazının yazıldığı saatlerde henüz telefon görüşmesi gerçekleşmemişti.)
 
Çok değil, üç yıl önce Türkiye’nin dünyada yapayalnız kaldığı yazılıp çizilir ve bu yorumlarla üzerinde baskı kurulmaya çalışılırken, bugün Ankara, “Eğer yaparsa sonuçları ne olur” diye endişelenilen Afrin operasyonuyla ilgili olarak ağzını açan herkesten “endişelenmekte haklı” olduğu yönünde tasdik ve de destek mesajları alıyor.

Bunda kuşkusuz 2015-16 yıllarında ardı ardına yaşadığımız DAEŞ ve PKK kaynaklı terör saldırıları sonucu Suriye’de önceliklerimizi tekrar sıralayarak buna uygun hareket etmemizin katkısı büyük. 2016 sonunda Rusya ile anlaşılarak Suriye’de başlatılan gerilimin azaltılması sürecinin başlamasını bir kesim, Suriye’de iplerin tamamen Rusya’nın eline verilmesi olarak okuyabilir. Baktığı pencereden bu okumanın getirilerine olumlu ya da olumsuz bakanlar da olabilir. Ancak ABD’nin bugüne kadar global manada oynadığı çözüm sağlayıcı hakem rolünü kapma şansını Soçi üzerinden Rusya’ya vererek sahadaki agresifliğini bir yana bıraktırıp Moskova’yı diplomatik alanda yeni bir hedefe odaklamak tartışmasız çok zekice bir hamledir. Afrin operasyonuna karşılık İdlib üzerinden bir pazarlığa oturulduğu tezini Ankara kesin bir şekilde reddettiğine göre, harekatın Rusya ile uzlaşılan bölümüne dair iki neden öne sürülebilir. İlki, Rusya’nın Soçi’de gerçekleşecek Suriye Ulusal Diyalog Kongresi’ne, sadece Suriye’de bir çözüme ulaşmak adına değil, Cenevre’de ABD ve BM öncülüğünde gerçekleştirilen toplantıların başarısızlığı neticesinde kendisine vereceği küresel prestij bakımından da fazlasıyla ehemmiyet vermektedir. Bu nedenle, Türkiye’nin Soçi’ye verdiği kritik destek, Afrin’deki PYD uğruna kaybedilmesi göze alınabilecek bir şey değildir. İkincisi, İdlib’deki çatışmasızlığı azaltma sürecinin akamete uğramadan devam etmesi, Rusya’nın geçtiğimiz günlerde saldırıya uğrayan Lazkiye’deki üslerinin güvenliği açısından önemlidir. Rusya Soçi gibi Astana sürecini de küresel prestij nedeniyle önemsemektedir. Rusya ile zorlu koşullar altında başlatılan ve kimsenin yürümesine ihtimal vermediği süreci böyle değerli bir noktaya getirmek uygulayıcılık bakımından takdir edilesidir.

Batı cephesinde yine Suriye’yle bağlantılı olarak oluşan çatlakları fırsatlaştırıp değerlendirerek girilen işbirlikleri sonucu bugün İngiltere, Fransa gibi ülkelere tüm PKK sempatilerine rağmen Türkiye’yi destekleyici mesajlar verdirmeyi söylemiyorum bile. Ama özetle, özellikle savunma alanında yapılan işbirlikleri sadece savunma sanayimizi geliştirmemekte, aynı zamanda yeni ittifaklar sağlamaktadır.

Bunun ötesinde, Rakka operasyonunun sonuna kadar sabırla bekleyip ardından kararlılıkla “Evet, DAEŞ’le mücadele bitti. Hadi sözünüzü tutun bakalım,” demek, ABD’yi, üstelik de sahadaki Pentagon görevlileri 30 bin kişilik sınır koruma gücü planını ifşa ederken, uluslararası alanda zor duruma sokan kritik bir diplomatik hamledir. Bir nevi ödeşme zamanı gelmiştir. Şimdi Pentagon ayrı telden, Dışişleri ayrı telden, Başkan Trump apayrı bir telden çalarken Cumhurbaşkanı Erdoğan bastıracaktır. PKK gibi bir terör örgütünü daha fazla desteklemek için daha fazla sebebi kalmayan ABD, bunda daha fazla ısrar ederse Rusya ve de İran ile Türkiye’yi daha da yakınlaştıracak, NATO cephesinde endişeleri iyice artıracak ve daha çok yalnızlaşacaktır. Elbette ABD’nin oyunları bitmez; ama bu kararlılık sürdükçe bugün değilse yarın Washington PKK’ya desteğini kesmek zorunda kalacaktır. Öncelikli tehditler ortadan kalktığında Suriye’de Erdoğan için sıraya koyduğu diğer mücadeleler başlayacaktır.

Doğrusunu söylemek gerekirse, çokça kez bölgesel hatta küresel bir savaşın eşiğine yaklaşan Suriye dehlizinde, en dezavantajlı konumdan bu avantajlı noktaya gelmek, sabrın, kararlılığın ve uygulayıcılığın getirdiği bir başarıdır. Allah daim etsin.

  • Abone ol