Onlarca yıldır aynı sorunlar üzerinde yazıyoruz, konuşuyoruz, tartışıyoruz. Fakat bir arpa boyu yol alamıyoruz.

Alamıyoruz çünkü ülkede eskimiş, fosilleşmiş bir siyaset anlayışı hakim.

Sorunları çözmeyi değil, o sorunları kullanarak siyasette var olmayı marifet sayan bir anlayış bu.

“Bu devirde kimlik, mezhep, inanç siyaseti olmaz. Özgürlük, eşitlik, adalet, çevre hassasiyeti gibi değerler var, sorunların çözümünde bu değerleri esas almak gerek” demekten dilimizde tüy bitti.

Neyse lafı fazla uzatmadan esas konuya geleyim.

Kısa bir süre önce, Erdoğan’ı teslim alan korkuyu yazmıştım.

Bu sefer giderek toplumu da teslim alan bir korkuya dikkatinizi çekmek istiyorum.

Eskiden beri özellikle dindar, milliyetçi ve ulusalcı çevrelerde şöyle bir korku var: “Batı, Ortadoğu’da Kürdistan kurmak istiyor, o nedenle bizi bölecekler.”

Avrasyacılarla İslamcıların ittifakı

“Batı’dan uzaklaşalım Avrasya ittifakına dahil olalım” diyen kimi ulusalcılar ile “Siyonizm Türkiye’yi bölmek istiyor o nedenle dış güçlere prim vermeyelim” diyen İslamcı- dindarlar bu korku etrafında kenetlendiler.

Son dönemde Erdoğan’ın bir yanında Perinçek’i diğer yanında Bahçeli’yi görmemizin nedeni bu.

Bu korku toplumda da giderek yaygınlık kazanıyor.

Mesela CHP’nin ‘Adalet Yürüyüşü’ne kimi ulusalcıların “Emperyalizmle işbirliği yapanlarla yürümem” diyerek mesafeli durmasının nedeni de bu.

Irak ve Suriye’de olup bitenler, iki ülkede Kürt bölgesi oluşturulması bu korkuyu daha da derinleştirdi.

Batı’nın bölgede yapıp ettiklerine bakınca Türkiye’nin hoşuna gitmeyecek, Türkiye’yi zorda bırakacak işler olduklarını görüyoruz.

Fakat, bu zorlukları korkuya kapılanların yöntemleriyle aşamayız.

Hepimizin şunu bilmesi gerekiyor: Irak’ın parçalanmasında işgalcilerden çok Saddam’ın ve onun baskıcı politikalarının etkisi var. Suriye’yi dış güçler değil, Esad ve onun baskıcı politikaları yıkıma götürdü.

Kendi milletine insani bir yaşam sunamayan yöneticiler halka hayatı zehir ettiler ve politikalarıyla işgallere zemin hazırladılar.

Diktatörlerin yanlış, baskıcı politikaları gözü dönmüş dış güçlerin bu ülkeleri işgalinin, yıkmasının bahanesi oldu.

Şimdi iktidar çevrelerinde Batılıların Türkiye için de aynısını yapacaklar endişesi var.

Velev ki, Batı’nın Türkiye’yi bölmek gibi bir amacı var.

Bu çabayı boşa çıkarmanın yolu tam da onların işine yarayacak politikalardan kaçınmaktır.

Kuru tehdide, hakarete başvurmadan durumun (güçlü ve zayıf yönlerinin) farkında olup akılcı politikalara yönelmektir.

Baskıyı, dışlamayı, ötekileştirmeyi artırmak değil; içi barışı sağlamak, özgürlükleri genişletmek, kendi vatandaşlarını mutlu edecek politikalara yönelmektir.

Kürt siyasi hareketi mensuplarını dışlamak, hak ve özgürlük taleplerine “Bölünürüz” korkusuyla set çekmek, siyasetin önünü tıkamak, 6 milyon oy almış liderlerini, siyasetçilerini hapse atmak, ‘terörist’ demek, Alevilere yaşam hakkı bırakmamak, “Yanlış yapıyorsun” diyen herkese ‘terörist’ demek… Türkiye’yi bölmek isteyen bir güç varsa onlara çalışmak, onların işini kolaylaştırmaktan başka bir şey değildir.

Adaletin olmadığı, özgürlüğün, eşitliğin, insan gibi yaşam olanaklarının sağlanmadığı, halkı mutsuz olan bir ülke elbette kurtların iştahını kabartır.

Korkuya teslim olmak

İngiliz Edebiyatçı Thomas Carlyle korkuyu şöyle anlatıyor: “İnsanın ilk görevi korkuya boyun eğdirmektir. Korkudan kurtulmalıyız, o vakte kadar hiçbir şey yapamayız. Ayağının altında korku olduğu sürece insanın eylemleri adidir, gerçek değil sahtedir, düşünceleri hatalıdır, bir köle ve ödlek gibi düşünür.”

Bu korkuyla politika belirleyenler, korktuklarının başımıza gelmesini hızlandırmaktan başka bir şey yapmıyorlar.

Özetleyeyim: Eskiden beri ülke bölünecek korkusu ile uygulanan baskıcı, dışlayıcı politikalar neticesinde ülkemiz bu hale geldi.

Şimdi bu korkuyla oluşan siyasi bir ittifak ülkemizi yönetiyor.

Görünen o ki, dünya Erdoğan’dan nefret ediyor. Onun “Beni yok edecekler o yüzden içeriyi sıkı tutmak için baskıyı artırayım”türü yaklaşımları işleri daha da içinden çıkılmaz hale getiriyor.

Bu korkuyla hareket edenlerin önünde iki yol var.

Birincisi: İçeride bir hareketlenme olmasın diye toplumu sindirmek için daha da baskıcı politikalara yönelecek; ki bu aynı zamanda korkunun gerçekleşmesine hizmet edecek.

İkincisi: İç barışı sağlamak için özgürlüklere, eşitliğe, adalete yönelecek.

İşin kötü yanı iktidarın, ikinci seçeneği uygulama imkanı yok gibi.

Bu nedenle büyük bir açmazla karşı karşıyayız.

Gelinen noktada iktidar, varlığını hukuksuzluk, adaletsizlik, baskı  yapmadan sürdüremiyor.

Türkiye’nin ise tam anlamıyla özgürlüğe, eşitliğe, adalete ihtiyacı var. Yani Türkiye’nin lehine olan iktidarın aleyhine, iktidarın lehine olan ise Türkiye’nin aleyhine.

Soru şu: Hangisini tercih edeceğiz? Bizim için hangisi vazgeçilmez?

İktidardan mı vazgeçeceğiz, Türkiye’den mi?

Irak’ın, Suriye’nin sonunu gördük. Bu ülke liderlerinin uyguladığı politikaların nelere mal olduğunu da gördük.

Her şey bu kadar apaçık ortadayken, ülkemizi bölecekler korkusuyla o liderlerin yaptıklarının benzerini yapmak, o politikaların benzerini uygulayan lider etrafında kenetlenmek…

Hakikaten akıl alır gibi değil.

“İktidardan da vazgeçmiyorum Türkiye’den de” demek, ülkeyi yıkıma götüren yanlış politikalara destek olmak demektir.

  • Abone ol