• 5.01.2014 00:00
  • (4017)

 Geçtiğimiz günlerde twitter’a siyasi kutuplaşmadan yakınmak için, şahit olduğum bir sahneyle ilgili şu satırları yazdım.

“Flört eden insanlar birbirlerine ‘belediyede kime vereceksin’ diye soruyorsa durup düşünmeliyiz.”

Ne var ki gelen yorumlarla, konjonktürel sorunumuzdan daha büyük bir arızanın yanına özgüvenini de katıp koştura koştura koştura üzerimize gelmekte olduğunu gördüm.

Bir takipçi bu mesajıma aynen şu yanıtı vermişti.

“Ben belediyede çalışıyorum ve flörtüm çok. Kim ne veriyor yahu, ben paramı kuruşu kuruşuna kadar helal kazanıyorum… Aşın bunları!!!”

Heyhat!

Toplumsal kutuplaşmanın tavan yaptığı zamanlar komplo teorilerinin bayramıdır. Komplo teorilerinin proteini ise aşırı yorumdur.

Bu “şölen” zamanlarında, tıpkı ağır psikolojik travmalar geçiren bireyler gibi, kolektif bir bilinçaltından söz edebileceğimiz toplumlar da aşırı yorumun cazibesine dayanamazlar. Zira tutulan tarafa aidiyetin güçlendirilmesinin ve “huzurla” gerekçelendirilmesinin yolu illa ki mitlerin gizemli korku tünelinden geçer.

Bu kolektif delilik zamanlarında en korumasız olanların da başında kuşkusuz yazarlar gelir. Çünkü ortak aklın isyan günlerinde söylem, hiç olmadığı kadar, yazardan çok okurundur.

Bu günlerde “aklı başında” olanlar ya çemberin dışına çıkıp suskunluk sarmalını derinleştirirler ya da Öcalan yakalandığı günün ertesi Viyana mimarisinden bahsedip “konu dışına” çıkmanın konforuna sığınırlar.

Kimileri ise söylemin üretim sürecinde öngördükleri aşırı yorum riskinin, iletişim gerçekleştiğinde sınır tanımaz şekilde artacağını bile bile “söylerler.”

Ne büyük cesaret aslında; Bir düşünsenize, normal şartlar altında (NŞA) bile, “belli bir bakış açısından her şeyle her şey arasında analoji, benzerlik ve yakınlık ilişkisi vardır” yargısı meşrudur.Olağanüstü dönemlerde ise aslında kendi içinde patolojik olmayan kuşku çığırından çıkar. Bu durumda çırılçıplak söylemini “aç kurttan” farksız okurların önüne atmaya cüret eden yazara “Don Kişot” denmez de ne denir?

Umberto Eco, bugünlerde biz Türkiyelilere çok lazım olduğunu düşündüğüm “Aşırı Yorum” isimli kitabında, yukarıda sözünü ettiğim yargının uç noktasına dair bir örnek verip sağlıklı yorumun kriterini şöyle tanımlar:

“Bir insan şöyle diyebilir: ‘iken’ zarfı ile ‘timsah’ arasında bir ilişki vardır, çünkü –en azından- ikisi de şu an dile getirdiğim tümcede yer almaktadırlar. Ancak sağlıklı yorum ile paranoyak yorum arasındaki fark, bu ilişkinin en alt düzeyde olduğunu görmekten geçer, bu en alt düzeydeki ilişkiden olası en çok şeyi çıkarsamaktan değil. Paranoyak, ‘iken’ ile ‘timsah’ın ilginç bir biçimde aynı bağlamda belirdiğini gören kişi değildir. Paranoyak beni bu belirli iki sözcüğü bir araya getirmeye iten gizemli nedenleri merak etmeye başlayan kişidir. Paranoyak dediğim örneğin ardında bir giz görür.”

İletişim araçlarının niteliğin ve içeriğin önceki yüzyıla göre akıl almaz bir boyut kazandığı günümüzde eğer bu deveyi güdeceksek “metin orada” mottosu ile yetinemeyiz. Ya da “yazarın erişilmez niyeti ile okurun tartışmaya açık niyeti arasında, asılsız bir yorumu boşa çıkartan metnin saydam niyeti vardır” demekle ancak kendimize bir “söyleyebiliriz.”

Ama yine de karşı koyamadığımız aşırı yorumun şehvetine kapılmadan, hiç olmazsa Eco’nun bahsettiği şu ilkeleri hatırlayabiliriz sanırım.

“Dedektifler ve bilim adamları, belirgin ancak görünüşte önemsiz bazı öğelerin, belirgin olmayan bir başka şeyin kanıtı olabileceğinden kuşkulanırlar. Ancak Kanıt yalnızca şu üç koşulda başka bir şeyin göstergesi olarak değerlendirilir. Daha iktisadi olarak açıklanamadığında; birbirinden farklı sınırsız sayıda nedene değil, tek bir nedene (ya da sınırlı bir olası nedenler grubuna) işaret ettiğinde; başka bir kanıtla bağdaştığında.”

Yerine daha iyisini koyana kadar bir arada yaşamak için İletişim kurmaya mecburuz. O halde bu süreci yalnızca birbirimize ve kendimize işkence etmek yerine, açık tutmak, yani “zevk almak” için kullanmak yolunda azıcık çabalayabiliriz değil mi?

Hayırlı yorumlar.