• 26.01.2014 00:00
  • (3325)

 Mahrem anların, özel sohbetlerin ortaya dökülmesi “eskiden” de bir tehdit aracıydı. Elbette bu “tehlikenin” varlığı da bir kaygı nedeniydi.

Ancak bu dönemlerdeki iletişim araçlarının sınırlı yapısı, söz konusu kaygıyı kısmen azaltıyor ve tehlikenin kapsamındaki insan sayısını daraltıyordu. Çünkü öncelikle, mahremin açık edileceği gazete ve televizyon gibi iletişim araçlarının da yayımın sorumluluğuna ortak olması gerekiyordu. İkinci olarak ise, yazılı ve görsel medya, “haber değeri” kıstasını gözeterek, mahremi söz konusu olan kişinin tanınmışlığıyla ilgileniyordu.

Ancak içinde bulunduğumuz, kabaca son 10 yıllık zaman diliminde mevzu bambaşka bir boyut kazandı.

Kaydedici cihazlardaki gelişme ve daha da önemlisi bu teknolojiyle eş zamanlı olarak enformasyonun yayılacağı mecraların da çeşitlenmesi söz konusu tehdidin etkisini arttırdı. Tehlikeye maruz kalacak insan kümesini genişletti.

Artık eskiden olduğu gibi yalnızca tanınmış kişilerin değil, “herkesin” mahreminin “herkese” yayılması mümkün.

Terk edilmiş bir yavuklu, bir gece yarısı kriz esnasında acısını dindirmek için, ilişkiye ait bir mahremi youtube, twitter, facebook gibi sosyal medya aracılığıyla yaşadığı ülkedeki, hatta dünyadaki sayısız insana ulaştırabilir.

Dolaysıyla artık her enformasyon herkesi ilgilendirir halde; ilgilenmeseniz de...

 

Kapat kapat kapıları yabancı gelmesin

 

Ne var ki bu “hal”, yani enformasyon üretme ve onu yayma özgürlüğünün sınırsızlaşması, paradoksal şekilde bilgiyi muğlaklaştırdı. Doğal olarak da gizlendiği dönemlerdeki ulaşma umudunu aratır şekilde onu milyonlarca sahte imitasyonu içinde âdete yok etti.

 

Evet, tanımadığımız insanlar hakkında, aslında merak konusu bile olmayacak sınırsız veri bize ulaşıyor belki. Ama “bildikçe” şüphemiz de artıyor ve tabii ki söz konusu bilgi de değersizleşiyor, etkisi azalıyor.

Yani asri zamanların faş edilmiş “mahremleri” girişte bahsettiğim internetsiz dönemlerdeki kadar bomba etkisi yapmıyor. Gerçek zamanlı hayatımızın içinde çabucacık unutuluyor.

Ama yine de olan oldu, giden gitti. Bu güvensiz ortam, hepimizin ruhsal bütünlüğünü ve tabii ki ilişkilerimizi adeta biçti geçti. Kimimiz utanma duygusunu, “adamlığını” geride bıraktı, saldırılara maruz kalan pek çoğumuz ise ciddi ciddi paranoyaklaştı.

Belki de bu “garip” sürecin en acı sonucu, hayatı katlanılır kılan en önemli sürprizin, henüz tanışmamış olma beklentisinin, “kazasız belasız” atlatılacak bir tehlikeye dönüşmesi oldu.

El mecbur kurulan diyaloglarda kibirli yaftası yemeyi de göze alarak artık daha ketumuz; doğal olarak daha az samimi. Zira ilişkilerdeki en kontrolsüz anlarımız, içtenliklerimiz, duygusal patlamalarımız günü gelir, en ahlaksız şekilde aleyhimizde delil olarak kullanılabilir, değil mi?

Hele hele meşhurlar serisinin hali duman. Her biri, en çok Timur Selçuk’tan bildiğimiz Ümit Yaşar Oğuzcan’ın o harikulade dizelerini mırıldanıp duruyor; evet üstelik de kalabalık meyhanelerde değil, bir başlarına, evlerinde.

Ama tesis yok

Hakikaten yok. Bu yaşam dünya üzerindeki 7 milyar insana tek kişilik gettolar tahsis edecek kadar geniş değil.

O halde, nasıl, Giddens’ın tanımıyla modern dünyanın simgesel işaretleri (para) ya da uzmanlık alanları (doktorluk) gibi yerinden çıkartma düzeneklerine “alıştıysak.” Nasıl cebimizdeki paranın hep satın alabileceğine ya da hiç tanımadığımız, bilgisine ve niyetine dair fikrimizin olmadığı bir cerrahın hata yapmayacağına güvendiysek. Aynı şekilde kişiler arası ilişkilerde de “ihanete uğramayacağımız” umuduna güvenmeyi yine “hatırlayacağız.”

Biliyorum, kimimizin, insanlıkta ısrar edip karşısındakinin insanlığına güvenmesine geçmiş deneyimleri engel. Mazisi iyi olanlarımızı güvenden alı koyan ise, belki de her gün haberlerden şahit olduğu, dostların bile her anı kaydettiği, en adisinden ahlaksızlık halleri.

Ama inanın mecburuz. Belki de bunu Gambetta gibi güveni “başkalarının [kötülük yapma. M.A] özgürlüğüyle başa çıkabilmenin bir yöntemi” olarak görenlere kulak verip, “öğrenerek” becereceğiz.

Bunu önce kendi psikolojimiz için yapacağız. Zira yine Giddens’ın tabiriyle güvenen kişi aslında “kendi kaderine manevi bir rehine” vermektedir. Hem zaten “normalde itimat halinde olan” insan da başka ne yapacağını henüz keşfedemedi. Ama aynı zamanda, kapıda bekleyen, insanlığını yitirmemiş bireylerle kuracağımız dostluklar ve yaşam için de başaracağız bunu.

Çünkü hakikaten güvensiz yaşanmaz ya da şairin kulakları çınlasın, yaşanırsa yaşam olmaz.

Ayrıca aramızda kalsın ama, birileri niyeti bozduysa, siz istediğiniz kadar içinize kapanıp malzeme vermemeye çabalayın, nafile. Çünkü bildiğiniz üzere, gelişen “montaj” sanayi de en çok, insanlığından adım adım uzaklaşanların emrine amade.