• 2.02.2014 00:00
  • (3022)

 Evet, bizler filmleri oyuncularıyla tanıyan, anan bir ırkın ahfadıyız. Ama yönetmen sinemasının bu makûs talihi, kuşkusuz biz seyircilerin olduğu kadar, eserlerindeki imzaları “rastlantısal” olan yönetmenlerimizin de eseri.

Bu durumun son dönemlerde ufak adımlarla değişiyor olması ise 100 yıllık sanatta emeklemeye başlayan sinemamız adına sevindirici.

Zira sağlıklı bir film okumada auther eleştirisinin katkısı büyüktür. İzlenen her sahnesinin anlamlandırılması, insana bir puzzle’ın parçasının yerine oturması gibi büyük bir haz veren şaheserlerin marjinal kalmasının nedeni de bu eleştirinin tali sayılması.

Örneğin Andrey Tarkovsky’nin içinde doğup büyüdüğü sosyalizmin tüm materyalizmine rağmen dinle kurduğu özel ilişkiyi “öğrenmeden” Stalker’ının aşırı öznel bir yol hikâyesi olarak yorumlanması şaşırtıcı değil. Babası ile ilişkisi ya da annesine yüklediği anlamları “bilmeden” Solaris’teki “o evi” niçin bunaltıcı açılarla bize gösterdiğini anlamak zor. Cinsel tercihlerine, mükemmeliyetçilik takıntısına dair okumalar yapmadan, “zamanın mühürleyemediği” eserleri arasındaki olmazsa olmaz bağlantıların tadına varmak imkânsız…

Elbette bu okuma eleştirisi yalnızca sinema sanatına özgü bir durum değil. Söz konusu düşünme-anlamlandırma pratiği hemen hemen her alanda kendini gösteren bir hal.

Gündemdeki yakıcı politik tartışmalara dair yorumlarımızı şekillendiren background’umuzu düşünün. Cephelerden dillendirilen argümanları, tıpkı sinema filmleri ile ilişkimizdeki gibi, nesnel mekanik ürünler gibi değerlendirip konuşuyoruz.

Belki bu durum biraz da, artık bir espriye dönüşen “büyük resmi görmek” klişesinin büyüsünden kaynaklanıyor. Zira bu büyük resim hikâyesi zaman zaman artılar sağlasa da, imza gibi temel gösterenleri “ayrıntıya indirgeyip, bizlere müthiş bir konfor sağlıyor.

Ama söyler misiniz, gözümüzün önündekine “biz buradayız” diye bas bas bağıran nedenleri atlayıp, zavallı derecesindeki sınırlı algılarımıza evreni tümden görecek dev bir balıkgözü muamelesi çekmek biraz garip değil mi?

Mesela ülkenizdeki tarımsal üretimle ilgili yerel bir sorunu ilk elden İsrail’in, ABD’nin ya da İran’ın emperyal hedefleri ile açıklamak, alışkanlıklarımıza, her insanın içindeki komplo yatkınlığına ve “giz avcılığına” hitap ettiği için satıyor. Ama bu durum Türkiye köylüsünün üretim alışkanlıkları gibi sorunun çözümü noktasında altın değerinde sayılabilecek noktaların rolünü de örtülüyor.

Bu durumda da büyük, nihai, toptan çözümlerin yolunu gözlemekten, bugünden yarına tedbirlerle ulaşılabilecek küçük çözümleri es geçiyoruz.

Günden güne bir kör dövüşü halini alan Paralel devlet, cemaat, Ak Parti, Kürt sorunu gibi ana gündem maddelerine bakın. Sizce tüm bu konuları, sorunları, tartışmalardaki aktörlerin öznel durumlarını okumadan anlamlandırabilmek ne kadar mümkün?

Ben gözlemeye çalıştığımız ve kimi zaman katıldığımız politik tartışma süreçlerinde, özcü yaklaşımların tuzağına düşmeden,  siyasi aktörleri de mercek altına almamız gerektiğini düşünüyorum.

Bu topraklarda baskılar, örgütsel hedefler, katliamlar, zorunlu göçler üzerine nerdeyse edilmedik laf kalmadı. Ama mesela doğuda, 13 yaşında annesinin kucağını terk edip eline silah alarak dağlara çıkan bir çocuğun haleti ruhiyesi nedir? Bu çocuğu, benim aynı yaştaki yeğenimden bu kadar farklı kılan öznel durumlar neler olabilir?

En iyi okullarda eğitim aldıktan sonra bir “emirle” tüm kariyerini yakabilecek “intiharları” gerçekleştiren, denkleri iyi hayat koşullarında yaşarken, kendisi kıt kanaat bir maaşa fit olan insanın motivasyonu nedir? Koskoca bir hayat boyu, deşifre olmamak için inancının tam tersi yaşam pratiklerine katlanan 50 yaşındaki bir adam hayattan “daha” ne bekliyordur? Tokalaştığımızda aklından neler geçiyordu, samimi miydi? Eşiyle sevgilisiyle baş başa kaldığında kendisi midir?

Taşradan, yoksulluktan, ötekileştirilmiş bir atmosferden çıkıp makam mevki sahibi olan o siyasetçi milyonlarla oynarken başka nelerle “oynadığının” farkında mıdır?

BBG evi karakteri o gazeteci çocuklar en çok yalnız kalmaktan mı korkuyorlardır acaba? Peki, ekranlardaki sinirden titreyen akademiklerin kızgınlıkları, politik söylemlerden ziyade vefasız yavuklularına olabilir mi? Çatık kaşlı emekli generaller aynada gülme provası yapıyor olabilirler mi?

Haklısınız ne önemi var ki. Nasılsa, pazartesi kaldığımız yerden “Küçük Korku Dükkânı” filminin afişindeki büyük resme bakıp, çiçek Audrey II’nin kendisine bakan büyüten “aşkı” Seymour’u niçin yemeye çalıştığını düşünüp hayretler içinde kahkahalar atmaya devam edeceğiz. Seymor’un bir yetimhanede büyüdüğünü düşünürsek bu absürt hikâyedeki “belanın” asıl sorumlusunu bulabileceğimizi söyleyenlere ise “uzaylılardan” bahsedip ciddiyete davet edeceğiz değil mi?

Hayırlı ciddiyetler.