• 12.02.2014 00:00
  • (2617)

 Dün, Hükümet kadar cemaat çevrelerini de yakında tanıyan Fehmi Koru Star’daki köşesinde Cemaat’in partileşme ihtimali üzerine şunları yazdı:

"Erdoğan bir süreden beri ‘30 Mart sonrasında taşlar yerinden oynayacak, bir parti ortaya çıkacak’ öngörüsünü kamuoyuyla paylaşıyor... 30 Mart’tan sonra mı olur, yoksa cumhurbaşkanı seçimi öncesi mi, bilemem; ancak Başbakan Erdoğan’ın öngörüsünün gerçekleşmesi için fazla beklemek gerekeceğini sanmıyorum.”

Başbakan Erdoğan da grup toplantısında, “birilerinin” kapı kapı dolaşarak seçmenlere “AK Parti’ye oy vermemeleri çağrısı” yaptığını söyledi.

Erdoğan seçmenlerinden, kapılarına gelen bu kişilere  “Gidin partinizi kurun öyle gelin”  demelerini istedi.

Aslında bu görüşü bir süredir Mehmet Barlas gibi “dışarıdan” yazarlar da dile getiriyor. Ama kavgayı daha itidalli şekilde ele alan muhafazakâr camiadan isimlerin de “açıkça” tartışmaya girmeleri, dönülmez akşamın ufkunda olduğumuzun göstergesi olsa gerek.

Zira bu saatten sonra durduğu nokta ve buradaki edimleri nedeniyle amorf bir görünüm arz eden Cemaatin meşruiyetinin “sürdürülebilirliği” kalmadı. Reform mecburiyeti kapılarına dayandı.

Cemaat artık ya siyasete siyaset dışı odaklarla “bu denli açıktan” müdahale etmekten vazgeçecek ya da şeffaf bir şekilde yasal ve meşru siyaset arenasına inecek.

Kolektif hafızalara kazınan son dönemlerdeki bunca “anının” ardından hiçbir şey olmamış gibi devam etmek, yani ilk alternatif artık pek mümkün görünmüyor.

Bu durumda ikinci olasılık, Cemaat için hiç de kolay olmasa da, kendisini dayatıyor.

 

                 Peki o iş nasıl olacak?

Eğer Cemaat bir siyasi parti kurmaya daha önce soyunabilseydi işi kuşkusuz ki kısmen daha kolay olurdu.

Zira muhafazakâr camiada kendilerine yönelik ciddi “şerhler” olsa da bu denli açık bir  tehdit algısı oluşturmuyorlardı.

Liberaller ya da demokrat solcular da bu yapıyı, Ergenekon ve Balyoz gibi vesayet girişimleriyle cesurca kavgaya tutuşan bir sivil oluşum olarak değerlendiriyorlardı. Hatta medya yapılanmalarının prestijli yayınları, seküler yaşam tarzına hoşgörülü tutumları vs. gibi nedenlerle “örnek” olarak bile görülüyorlardı. Bu açıdan Kemalist paradigmanın çevrede tuttuğu muhafazakârların özgürleşmesi için ideal bir fiili müttefiklerdi.

Ne var ki 7 Şubat MİT operasyonunun ardından 17 Aralık-25 Aralık derken, “bambaşka” bir yüzleri göründü.

Mavi Marmara katliamı’ndaki tepkilerini tamamlayan son gelişmeler, diğer dış bağlantılarına dair ciddi sorular, beddualar vs. ile muhafazakâr camianın kahir ekseriyetinin “bastırılmış tepkilerini” ayağa kaldırdılar.

Sekülerler arasında ise, tıpkı askerî bürokrasi gibi, siyasetin meşru alanına kasteden sivil bürokratik bir yapı oldukları algısını oluşturdular. Ülkedeki ekonomik istikrara kasteden "kör gözüm parmağına" operasyonlarıyla, Suriye konusundaki acıklı tavır değişiklikleriyle, 'Çözüm Süreci’nin sekteye uğratılmasına yönelik kurdukları hayli ilginç ittifaklarla da ipler hepten koptu...

Şimdi, böylesine referansların üzerine kurulacak bir siyasi parti başarılı olabilir mi? Kendilerine, “siyasette başarılı olmanız halinde yapacaklarınızın garantisi, yaptıklarınızdır” denilmez mi?

Son gelişmelerin gösterdiği üzere, 11 yıllık iktidarında devlet kadrolarında neredeyse “varolamayan” AK Parti’ye bile “devleti ele geçirdiler” deniliyor. Bu durumda Türkiyeli seçmen, yargı’dan tutun da güvenlik bürokrasisine kadar örgütlendiği kanaati yaygın olan bir yapının partisi karşısında sinir krizi geçirmez mi?

CHP seçmenini bile, “iktidardakiler sandıkta belki gider ama sandıkla gelmeyen asla” dedirtip AK Parti’ye karşı yumuşatan, onu laikliğin teminatı saydıran bir yapının partisi, kimden oy alır?

Tabanınızın konsolide etmeyi başardığınız kısmı, “aboneleriniz” yeterli mi?

Yoksa şu an sırtınızı tapışlayan ak saçlı loser liberaller ve "Kartaca yıkılmalı" diyerek “RT cihadınıza” omuz veren ulusolcular “ne güne duruyor” mu diyorsunuz?

Aman! Şairin dediği gibi, kuşlar bu yalanı her bahar söyler.