• 20.04.2014 00:00
  • (2640)

 Ari Folman’ın Beşir’le Vals (Waltz with Bashir/2008) isimli filmini 4-5 yıl önce izlediğimde de sarsıldığımı hatırlıyorum. Ancak o zaman beni etkileyen daha çok filmin politik söylemleriydi.

Film, benim için, 1982’de İsrail’in organize ettiği Falanjistlerin, liderleri Beşir Cemayel’in öldürülmesini bahane edip, Batı Lübnan’daki Sabra ve Şatilla mülteci kamplarında binlerce Filistinliyi katletmesinin hikâyesiydi. O kadar. İsrailli bir yönetmenin elinden çıkan bu özeleştiri, antimilitarist tavrımı tahkim etmişti. Ve belki bu tutumla çelişkili şekilde, İsrail devletine karşı verilen savaşın rayından çıkan “operasyonları” kafamda daha da meşrulaştırmıştı.

Filme geçen gün bir sinema kanalında denk geldiğim. Vahşet yine içimi yaktı. Animasyonun ayrıntılı arka planlarında “yaşayanların” çaresizliğini hissettim. Ama bu kez baskın gelen duygular daha kişiseldi. Ve belki de böylece, yönetmenin filmiyle benim anlam dünyam arasındaki mesafe ilk izlememe göre daha da kısalmıştı. Çünkü her sanat eseri gibi bu filmde, Yönetmen Folman’ın kişisel meselesiydi.

Sabra ve Şatilla Katliamlarının yaşandığı dönemde, İsrail Ordusunda görevli 19 yaşında bir asker olan Folman, yıllar sonra o dönem beraber askerlik yaptığı bir arkadaşıyla sohbet ederken “unuttuklarını” fark etmişti.

Ancak kuşkusuz “bilmek sorumluluk yüklüyordu” ve artık geriye dönüş yoktu. Folman, hafızasını geri getirmek için arkadaşının tavsiyesiyle, o dönem operasyonlara birlikte katıldığı askerlerle konuşmaya başlamıştı. Animasyon film, işte Folman’ın çoraklaşmış hafızasını yeşerttiği anıların bir bütünüydü.

Folman da hepsinde “oradaydı” işte. Elinde roket atarla karşılarına çıkan Filistinli çocuğun bedenine doldurdukları yüzlerce mermiden biri muhtemelen onun silahından çıkmıştı. Beyrut Havalimanı’ndan çıkıp Şatilla katliamına giden yolu arşınlarken yedikleri pusuda “o bol mermili çılgın valse” eşlik etmişti…

Evet, bu hafıza kaybı aslında ona beyninin yaşamayı “armağan” ettiği bir savunma mekanizmasıydı. Öyle ya, küçük bir çocuğun öldürülmesine ortak olduğunu her gün hatırlayarak yataktan çıkmaya kaç sabah katlanabilirdi ki insan; unutmak mecburiydi.

Folman da hafızasının bu muazzam unutma başarısı karşısındaki şaşkınlığıyla tanışıyordu. Öznesi olduğu cinayetleri hatırlayamamasının nasıl mümkün olduğunu sorduğu bir profesör şunları söylüyordu:

“Biz buna disosyasyon diyoruz. Bir insanın olayın içinde olmasına rağmen kendini dışında hissetmesi. Bir keresinde 1983’de genç bir fotografçı ziyaretime gelmişti. Ona bu ağır savaşı nasıl atlattın dedim. O da bana savaşa bir günlük uzun bir yolculuk gibi baktım demişti. Kendine gördüklerinin ne harika sahneler olduğunu söyleyip durmuş. Ateş edenler, patlayan bombalar… Her şeye hayali bir kameranın arkasından bakmış…”

Peki, siz yaşamak için neleri unuttuğunuzu hiç sordunuz mu kendinize? Bugün değilse yarın mutlaka hatırlayacaksınız da... Tıpkı Folman’ın harika filminin afişindeki motto gibi; “Biz geçmişi unutabiliriz ama geçmiş bizi unutmaz!”

Ve hatırlamaya katlanmak için yazıyoruz

Bilmiyorum belki yıllar sonra Beşir’le Vals’i “bu gözle” izlememin nedeni, ölümü vesilesiyle bir kez daha romanlarının kapaklarını aralayıp altını çizdiğim yerleri okuduğum Marquez’dir. Çünkü gün geçtikçe her anını daha çok hissettiğim yaşamımın, geçmişte üzerinde pek de durmadığım zamanlarına karşı hasis davranıyorum. Ve sevdiğim romancıların, sinemacıların da bu meseleye kafa yoranlar olduğunu görüyorum.

Folman ruhsal bütünlüğü koruyup yaşamak için unuttuklarıyla yüzleşmeye cesaret edebildiği için Beşir’le Vals’i çekiyor mesela.

Orhan Pamuk “Kara Kitap’ı”, “Cevdet Bey ve Oğulları’”nı, “Öteki Renkler”i yazıyor. Hatta zaman zaman işi kişisel hafızasının ötesine taşıyıp geçmiş kuşakların anılarının dehlizlerine giriyor. Ortaya “Benim Adım Kırmızı” çıkıyor.

Bizi “Yüzyıllık Yalnızlık”la çıkardığı büyülü serüvenin öyküsünü bile deşen Marquez, “Anlatmak için Yaşamak”ı yazıyor. Hayatın son demlerinde daha iyi fark edilen hafızanın unutma beceresinin büyüsünü, işlevselliğini “hayatın zaferi” diye tanımlıyor.

Ama telaşa mahal yok. Hafıza öyle kusursuz bir mekanizma ki, zamanı gelince “lazım” olan şeyleri mutlaka gözünün önüne koyacak kadar da “vicdanlı”.

Tıpkı Marquez’in de “hatırlayarak” hakkını teslim ettiği Cicero’nun dediği gibi:

“Hazinesini nereye gizlediğini unutan hiçbir ihtiyar yoktur.”