• 4.07.2014 00:00
  • (2530)

 Bugüne değin halk iradesinin karşısında devleti temsil eden cumhurbaşkanlığı makamının artık siyaset toprağına katılacak olmasıyla birlikte bir kesimi ciddi bir telaş aldı.

Zira Köşk’te oturacak kişiyi gayri halkın seçecek olması, dahili bedbahtlardan sakınılacak son tersanenin düşmesi anlamına geliyordu. Öyle ya, halkın tek ve meşru temsilcileri hadi parlamentoyu kuruyor ve “kısmen” işletiyorlardı belki ve neylerine yetmiyordu ki. Ama Köşk, tabiri caizse, “halkın ahırı” değildi, olmamalıydı. Parlamenter rejimse parlamenter rejimdi işte. Ama içine yerleşecek vatandaşın “halktan biri” olmayacağı inceden inceye hesaplanarak muazzam yetkilerle donatılan Köşk’ün sakini müesses nizamın ruhuna uygun olmalıydı.

Çünkü rejimin ilkeleriyle terbiye edilmeyen halk “boşlanınca” ya muhafazakârlara varıyordu ya da muhafazakârlara… Köşk’ün kapıları da, ancak siyaseten meşruiyeti olan bir sivile açılırsa, onun akıbeti de kuşkusuz farklı olmayacaktı. Mustafa Kemal’in hayaletinin gezdiği Çankaya Köşkü'nün, halkın tekerrür eden iradesi ile “rejim” arasındaki suni “dengenin” sağlanması açısından işlevselliği hayatiydi.

Ama gün geldi işte. Nihayet 80 yılın ardından, tıpkı kurumsallaşmış Batı demokrasilerinde olduğu gibi, bu topraklarda da siyasetin müdahil olmadığı alanlar “sorun” olarak algılanmaya başlandı.

Çankaya Köşk’üne çıkacak kişiyi halkın seçeceği ilk deneyimimizin arifesinde başlatılan meşruiyet tartışmalarının altında, işte bu eski Türkiye’ye ait arkaik zihniyet yatıyor.

Ne var ki atı alan halkın iradesi çoktan Üsküdar’ı geçti. Dolayısıyla süreci açıktan sabote etme girişimlerinin fazlasıyla sırıtacağını biliyorlar. Yeni Türkiye’nin çoğulcu serüvenini geriye döndüremeyeceklerini anladılar. Bu nedenle de, tarihsel haksızlıklarından kaynaklanacak olası seçim yenilgilerini, halkın kazanımlarını sınırlandıracak argümanları yaygınlaştırarak hafifletmeye çabalıyorlar.

Köşk seçimlerinin en favori adayı Tayyip Erdoğan’ın “yalnızca kendisine oy verenlerin cumhurbaşkanı” olacağı türünden amorf tespitleri bunların en gözdelerinden. Erdoğan’ın adaylık konuşmasında ısrarla vurguladığı kapsayıcı perspektif vaadine ve başbakanlığı dönemindeki takdire şayan icraatlarını bir çırpıda sıfırlayıp, “bizi kucaklayamaz” diye söyleniyorlar.

Pardon ama eski Yunan’dan beri envaiçeşidi tartışılan ve uygulanan demokrasinin başka bir seçim formülü var mı? Eğer çoğunluğun oyunu alan temsil hakkı kazanamayacaksa, niçin kuruluyor o sandıklar? Aksine inanıyorsanız niçin “fazla oy” almaya çalışıyorsunuz; bütün ilkeleriniz unutup “düşmanlarınızla” bile ittifaklar kuruyorsunuz. Yoksa aldığı oydan, arkasındaki halk desteğinden bağımsız olarak doğuştan yönetme hakkına sahip olan bir zümre mi var bu memlekette? Saltanat sürüyor mu? Sizin azınlığınızı temsil eden bir cumhurbaşkanı Köşk’e çıkarsa, halkın çoğunluğunu kim pamuklara sarıp sarmalayacak? Hakikaten nasıl olacak bu iş arkadaşlar?

Tamam, bugüne değin “gerçek” iktidarı almak için seçimlere ve halk desteğine ihtiyaç duymadığınız için sonuna kadar açık olan siyaset kanalları vasıtasıyla hakça bir yarışa girmenin en temel mantığını bile içinize sindiremiyorsunuz. Anladık. Ama bugüne değin fena kucakladığınız Türkiye’nin çoğunluğunun bu kaçak dövüş bahanelerine karnının tok olduğunu da siz anlayın. Ve şunu aklınızdan çıkarmayın, bunca doğal siyasi farklılığın olduğu bir Türkiye’de, 80 milyonun üzerinde uzlaşacağı seçilmiş bir cumhurbaşkanı, olsa olsa Kenan Evren gibi bir diktatör olur. Malumunuz, onu da size rağmen yargılayıp mahkûm ettik birkaç gün önce.