• 5.10.2014 00:00
  • (2378)

 Uluslararası koalisyonun Irak ve Suriye’de müdahale kararına ve bunun üzerine Hükümetin çıkardığı tezkereye karşı farklı kesimlerin tepkisi ortak.

Radikal İslamcılar müdahale gücünün ağırlığını ABD’nin ve “Hristiyan batının” oluşturmasına takmış durumda. Tabii ki IŞİD’i hâlâ “İslami” bir yapı olarak görmeleri de bu tavırlarında etkili oluyor.

Milliyetçi kamuoyu “Kürtlere yardım adı altında PKK’ya destek gideceğinden” kaygılı.

Ulusalcılar ve CHP “asıl hedefin, bölgedeki kaosun ve terörün müsebbibi Esad olacağı” endişesiyle müdahaleye karşılar. Aslında bu gerekçelerini gizleme gereği de duymuyorlar. CHP Lideri Kemal Kılıçdaroğlu, Başbakan Ahmet Davutoğlu’nun “Esad’ı korumak için tezkereye hayır dediniz” sözlerine kızıyor. Ama bir yandan da itiraf niteliğindeki şu açıklamayı yapmaktan çekinmiyor: “Meclis'ten geçen Irak ve Suriye tezkeresine IŞİD'i değil Esad'ı hedef aldığı için hayır dedik!” Peki, tezkerede Esad’a olası bir müdahaleden bahsediliyor mu? Hayır. Ancak ülkesinin fiili savaşta olduğu Esad’ı defalarca ziyaret eden ana muhalefet partisi için diktatörün bekası olasılıklardan bile sakınılmalı. Bu nedenle  “Ne olur ne olmaz TSK gider Esad'la savaşır diye IŞİD'e müdahaleye de izin vermeyelim” diyorlar. Mr. Esad düşün, bu denli seviliyorsun bazılarınca!

PKK çevresi ise asıl müdahalenin Suriye’deki kolları PYD’ye olacağı iddiasıyla “Türkiye karışmasın” diyor. Dün rejimin kendilerine bağışladığı Kamışlı karşılığında Esad ve koltuk değneği IŞİD’in ülkedeki Kürtlerin ve muhaliflerin katletmesine seyirci kalmışlardı. Bugün de yine o lanet olasıca statü uğruna, Kürtlere ve Ezidilere yardıma gidenlerden “adam” beğenmiyorlar. Dün Suriyeli Kürtlere kimlik ve mülk edinme hakkı bile vermediği halde iş tuttukları Esad rejimiyle birlikte sırtından hançerledikleri ÖSO, Kobani'de IŞİD mevzilerini vuruyor. Bizimkiler suspus! ÖSO’yu yönlendirdiğini sağır sultanın duyduğu Türkiye’den, Çözüm Süreci’ni yürüttükleri hükümetten, 200 bin Kobanili Kürde kucak açan devletten, akıllarınca Kürtlerin canını sakınıyorlar. Ama dertlerinin can kurtarmak değil, karmaşadan statü kaçırmak olduğu tüm çıplaklığıyla sırıtıyor işte.

Cemaat çevresinin de tavrı malum. Her zaman olduğu gibi, düşmanımın (Ak Parti) düşmanı (Esad) dostumdur deyip, tıpkı geçen seçimlerde olduğu gibi takılmışlar yukarıda sıraladığımız önceki “düşmanlarının” peşine.

Evet, gerekçeleri farklı olsa da “beş benzemezin” altına sığındığı çatının ortak söylemi “Müdahaleye hayır!”

Hayırlı olsun da keşke 10 Ağustos köşk seçimleri öncesi Ekmel Bey yerine Esad’ın çatı adaylığını akıl etselerdi. Esad “Suriye’ye ve Irak’a müdahaleye hayır” sloganıyla Ekmel Beyden daha çok oy alırdı.

Fire en aza inerdi

Tezimde ısrarcıyım. Şöyle ki;

CHP’den rahatsız radikal İslamcılar “müdahaleye hayır” vaadiyle biraz yumuşayabilirlerdi.

Ekmel Beyin muhafazakârlığından rahatsız olan CHP’li seçmen, Esad gibi seküler bir aday bulmanın rahatlığıyla sandığa giderdi. İhsanoğlu’nun Sünniliğinden rahatsız olup “alışmadım diyen” Enver Aysever gibilerinin de kaygıları giderilmiş olurdu.

Milliyetçiler, tarihinde Halepçe Katliamı sicili bulunan Baas geleneğinin üyesi Esad’ın Kürt düşmanlığına tav olabilirlerdi. Hiç olmazsa bir kısmı Tayyip Erdoğan yerine ona yönelirdi.

Cemaat zaten AK Parti karşıtı cephede yer alacağı için, Pennsylvania’dan gelecek bir fetva ile anında Esad’ın oylarını ikiye katlardı. Hatta bölgeye giden insani yardım tırlarını durdurma gibi performanslarının deneyimiyle, seçim süresince belki saha ya da inerlerdi.

Hatta hatta bu kez, blok halinde Selahattin Demirtaş’a giden PKK çevresinin oylarında da bölünme olurdu. PYD ile ittifak pratiği olan Esad, bir kısım PKK’li için ideal köşk adayı olabilirdi.

Tabii Esad’ı alıp Suriye’ye bir şey vermemek olmazdı. Aklıma gelen ilk çözüm, karşılık olarak Türkiye’den bir Baasçının Suriye’ye iadesi. Mesela bu isim Emine Ülker Tarhan olabilirdi. Hem kan uyuşmazlığı da çekmezlerdi. Türkiye’de “sandık her şey değildir” tezinin yılmaz bir savunucusu olan Emine Hanım, Baas’ın muhalifleri seçime “öldürmek pahasına” sokmama türünden politikalarını layıkıyla devam ettirirdi.

Kaçırdınız fırsatı çatıcılar. Ama üzülmeyin, 2015 seçimlerinde Ahmet Davutoğlu karşısında bir alternatifiniz daha var.

3 soruda savaş ve barış

Dün dünyayı ve Türkiye’yi IŞİD terörüne kayıtsız kalmakla, hatta bu tavrından ötürü teröristlerle işbirliği yapmakla itham edenler, müdahale söz konusu olunca “savaşa hayır” diye bağırıyorlar! Anlayan beri gelsin. Biliyorum, rahat olanı aksi iddia edilemeyeceği için tez’den sayılmayacak önermelerin konforunu terk etmemek.

Elbette insanlığın ortak kabulü evrensel değerler ve asgari mantık açısından “doğru” ve “iyi” olan savaş değil barıştır.   

Peki, “Barış savaştan iyidir” tezine karşı çıkacak aklı başında bir tane insan bulamayacağınıza göre, bugün sınırımızın ötesinde yaşanan karmaşık durumu yalnızca bu basit önermeyle tartışmak mümkün mü?

Gelin bu Pazar “en basitten” başlayalım. Sizden asgari tartışma yöntemlerine riayet ederek, “konu dışına çıkmadan” şu sorular ve cevaplar üzerine düşünmenizi rica ediyorum.

1- Türkiye’nin aralarında olduğu 70’e yakın Avrupa ve bölge ülkesi, Irak’ta ve Suriye’de bir barış ortamı yaşanırken “savaş” kararı mı aldı? yüzlerce kilometrelik sınırımızın hemen ötesindeki Suriye’de diktatör Esad, 4 yıldır 200 bin sivili kimyasal silah da kullanarak öldürüyor. Yine Irak’ta IŞİD isimli bir terör ordusu, binlerce sivili en vahşi yöntemlerle katlediyor. Bu eşitsiz savaş koşullarından ötürü, 2 milyonu Türkiye’ye göç eden toplam 8 milyon insan mülteci konumuna düştü. Yani uluslararası toplumun askeri müdahale kararı aldığı bu coğrafyada görüldüğü üzere hukuka ve siyaset bilimine göre zaten bir “savaş” var. Bu durumda müdahale barışa mı yoksa savaşa mı? Demokratik dünyanın, Hitlere askeri müdahalesi karşısında da “savaşa hayır” der miydiniz?

2- Müdahale savaşa karşı olsa da, ideal olan yabancı müdahalesi değildir diye mi düşünüyorsunuz? Ah keşke! Keşke ÖSO, PYD ya da Peşmerge bu işin üstesinden gelebilseydi. Ama olmuyor işte. Ne yapacağız? Geçmişin olumsuz deneyimleri ve ideal olan bu diye, hayatı tehlike altında olan yüzbinlerce sivilin uzun vadede kazanmak için bugün ölmeleri gerektiğini mi söyleyeceğiz? Gelecekteki olası bir “emperyalizm” tehdidini düşünüp, önümüzdeki somut katliam gerçeği karşısında kafamızı kuma mı gömeceğiz?

3- 80 milyon nüfusa sahip bir devletin, sınırına sıfır kilometrede savaş yaşanırken, barındırdığı 2 milyon mülteciye yenilerinin eklenmesi söz konusuyken ne yapmasını bekliyorsunuz? “Olağanüstü bir durum yok” deyip tedbir ve meşru müdafaa içerikli bir tezkere bile çıkartmamasını mı? Allah aşkına eğer devlet böyle davransaydı yaptığı “aymazlık” olmaz mıydı?

Barışın sade suya tirit sloganlarla değil, savaştan ayrılarak korunduğu nice bayramlara!