• 13.01.2015 00:00
  • (2315)

 Türkiye’nin son on yıldaki dış politikası ezber bozuyor. Ankara’nın Birleşik Kıbrıs’a “evet” çıkışıyla başlayıp, işgal altındaki ya da diktatörlerin yönetimindeki halklarla dayanışma perspektifi, “sömürülen ülkelerde” takdir topluyor. Türkiye bu ilkesel tutumunu, kimi zaman ABD ve Avrupa sağıyla ters düşmeyi göze alarak sürdürüyor.

Ancak bu “kral çıplak” tavrının, batıdan izolasyonu hedefleyen bir “üçüncü dünyacılık güzellemesi” olmadığının altını çizmek gerek. Zira hedeflenen, batı demokrasisine eşit bir ortak olarak entegrasyon.

Gelişmiş kapitalist ülkelerin eski dünya düzenine karşı bu başkaldırıdan hazzetmemeleri doğal. Ne var ki Türkiye’de sol jargonu sahiplenen kesimlerin, dünyanın her yerinde rahatça sola dahil edilebilecek bu dış politika çizgisine emperyalistlerin argümanlarıyla muhalefet etmeleri hayli garip.

Örneğin, geçen pazar 12 kişinin hayatını kaybettiği Paris katliamı için yan yana gelen 50 ülkenin liderine, hakkaniyet adına bir çağrı yaptığınızda ilk tepki onlardan geliyor. “Terörün aldığı 12 can karşısındaki duyarlılığınızı destekliyoruz. Benzer tavrı Nijerya, Irak, Suriye, Mısır ve Afganistan’da aynı gün katledilen isimsiz binlerce doğulu için de göstermelisiniz” dediğinizde ortalama bir Avrupa sağcısı gibi üzerinize atlıyorlar. “Avrupa’da huzurumuzu bozmayın, terör yapmayın da gidin Orta Doğu’da falan sessizce ölün işte” diyenlere kanon yapıyorlar. Ne “şeriyatçılığınız” kalıyor, ne “teröristliğiniz.”

Çinlilerin ahı tutmuş, Allah bizi hakikaten ilginç zamanların tam ortasına atmış.

Doğulu bir seyyar satıcının ölüsünün, Parisli bir karikatüristten değersiz olmaması gerektiğini söyleyene ilk tepki sol adına “solculardan” geliyor!

Yine bu “bir acayip solcu” cephenin diplomatik yazarlarından biri çıkıp, benim diyen ABD’li neoconların yumuşatmadan yazamayacağı şu satırları rahatça kaleme alabiliyor:

“Örneğin Yemen’de

Müslümanlara karşı bir İslamofobi yok; ancak El Kaide’nin Yemen kolu geçen hafta 3 ayrı saldırıda 45’in üzerinde insanın hayatına mal oldu.  Pakistan’da bir Müslüman’ın dışlanması söz konusu değil ancak geçen ay bir okula yapılan baskında 150’ye yakın çocuk öldü.”

Zavallıca.

Evet, hanımefendinin adını saydığı yerlerde Anti-İslam hareketleri etkin değil. Ama hepsi de, ABD’nin ya da diğer ülkelerin açık ya da gizli işgali altında inim inim inliyor.

İşgal edilmiş,

yüzbinlerce vatandaşı öldürülmüş, kadınlarına tecavüz edilmiş, ekonomisi ve altyapısı çökertilmiş ülkelerde yaşayan çaresiz insanların şiddete yönelişini, dini ve etnik aidiyetlerinin varoluşuyla açıklamak cehalet değilse nedir?

Paris’i 100 bin ABD askeri işgal etsin.

Irak’taki katliamların, işkencelerin, tecavüzlerin yıkımların aynısını değil binde birini hayata geçirsin. Görün bakalım siz o yol boyu kafelerdeki centilmen beyefendileri, hanımefendileri…

Yukarıdaki özcü yaklaşımın, “Karadeniz’de de yoksulluk yok mu? Lazlar niçin Kürtler gibi dağa çıkmıyorlar” diyen faşistlerinkinden farkı ne? Biri insanları etnisitesinden dolayı diğeri de dinî inancından ötürü potansiyel tehdit olarak görmüyor mu?

Terörü bir sonuç değil neden olarak görenler, şiddeti doğuran maddi şartları tartışmayı teröristliğe eşitleyip oryantalizmin batağına saplananlar,

Paris’te ya da Nijerya’da katliam yapan karanlığın ürkek ortaklarıdır.

Yüzlerindeki “çağdaş” maskeler ve seküler dilleri de bu ortaklığını gizlemeye yetmez.

Kendilerine tavsiyem, ABD ve Sovyet işgaliyle tanışmadan önceki ve sonraki Kabil’in farkını anlatan aşağıdaki fotoğrafa bir baksınlar, belki ne söylediğimizi o zaman az da olsa anlayabilirler.