Seçim kampanyası sırasında BDP ve PKK’ya karşı söylemini sertleştiren Erdoğan durumu bir ara “Biz iktidarda olsak Öcalan’ı asardık” noktasına kadar getirdi. Yurdumun çokbilmiş medyası bu söylemin “seçim kampanyasında milliyetçi oylara göz kırpmak için özellikle benimsendiğini” yazdı. Doğrusu seçim sürecinde bu en fazla alıcı bulan bir analizdi. Oysa gerçeğin bütünü bu değil. Temel soru şu: Erdoğan BDP ve PKK çizgisine karşı ne zamandan itibaren sertleşmeye başladı? Bu soruya doğru cevap vermeden, Erdoğan’ın Kürt milliyetçisi BDP’ye karşı setleşen dilini anlamak mümkün değil.

Erdoğan’ın dilini yakından takip eden, PKK’nın Kastamonu saldırısından önceki dili ile saldırıdan sonraki dili arasındaki farkı görür. Kastamonu’da Erdoğan’ın konvoyuna saldırı yapıldıktan sonra Erdoğan tam anlamıyla İmralı ile yapılan görüşmeler konusunda hayal kırıklığı yaşadı. Yapılan görüşmeler kapsamında Öcalan PKK’lı gruplara çağrıda bulunmuş ve tek yönlü ateşkes ilan etmişi. Bu ateşkesin kurallarına göre PKK’lılar bulundukları yeri muhafaza edecek ve askere, polise saldırmayacaktı. Bunun karşısında güvenlik güçleri de arama tarama faaliyeti şeklindeki operasyonlarını seyreltti. Tam bu sırada PKK’lı bir grubun hem de Erdoğan’ın konvoyuna saldırması barış sürecini baltaladı. Bu nedenle Erdoğan PKK’nın restine rest dedi ve dilini sertleştirdi.

Erdoğan’ın dilinin setleşmesinde iki kritik olayın daha etkisi vardı. Erdoğan’ın konvoyuna saldıran grup sadece saldırmakla kalmamış daha yeni eylemler için batıya doğru yönelmişti. Bu bilgi istihbarat birimlerinin elinde mevcuttu. Buna göre bu grup Bolu veya Karabük civarında yol kesmeyi düşünüyordu. Ben PKK’nın bu planını deşifre edince bu plandan vazgeçildi. Nitekim daha sonra yakalanan PKK militanı Cihan Temel de bu grubun Kastamonu eyleminden sonra batıya yöneldiğini şöyle anlatıyor: “Ben ve Koçer Tosya, Çorum, Amasya ve Tokat istikametine diğer grupla buluşmaya gitmek istedik. Ancak Salih Reş kod adlı tim komutanı rütbesinin yükselmesi hırsıyla batıya gitmek istedi.”

Bu grubun batıya yöneldiği günlerde bir başka PKK’lı grup da Şırnak’ta sınırı geçip askerî birimlere saldırıya hazırlanırken öldürüldü. Tüm bu hareketler bizzat Öcalan’ın deklare ettiği “çatışmasızlık” sürecinde konulan kurallara aykırı hareketlerdi. Tam da bu nedenle Erdoğan, Şırnak’ta yaşanan olaylar sırasında “Ne yani PKK’lılar askerime saldıracak, onlar karşılık vermeyecek mi” çıkışını yaptı. Bu çıkışın kuşkusuz milliyetçi seçmene mesaj yanı vardı ama asıl mesaj Öcalan’a gitti.

Bu süreçte Öcalan da 15 hazirandan sonra ya barış ya toplu savaş mesajı gönderdi. Öcalan’la yapılması planlanan görüşmeler ertelendi ve Öcalan’a “örgütüne sahip çık” mesajı verilmiş oldu. Öcalan’daki kararsızlıklar görülmeye başlayınca daha önce “Silivri-Kandil” arasındaki ittifaka vurgu yapan ve “İmralı”yı özenle ayrı tutan Erdoğan bir soru üzerine yeni bir kart daha açtı. “Bizim dönemimizde olsa Öcalan’ı idam ederdik. Yoksa koalisyondan çekilirdik” dedi. Bizim medyamız bunu da “seçim sürecinde sadece MHP’li seçmene yönelik bir mesaj” olarak okudu.

Bence bu söylemin milliyetçi seçmene yönelik bir tarafı olsa da asıl mesaj Öcalan’a verildi. Barışı sağlamadan ordan çıkamazsın mesajıydı bu. Bu durumda şu anda top Öcalan’ın sahasında. Öncelikle örgütüne hâkim olduğunu göstermek durumunda. Bunun için Öcalan’ın dile getirdiği “bu şartlar altında onları ikna edemem” argümanı geçerli değil. Zira o şartlar altında örgüte kabul ettirdiği çatışmasızlık hali bizzat örgüt tarafından ihlal edildi ve Başbakan’ın konvoyuna saldırı düzenlendi. PKK’nın restine Erdoğan da “Bizim zamanımızda olsa Öcalan’ı asardık. Şartlar değişmeden Öcalan’ın o hapishaneden çıkması mümkün değil” diyerek rest çekmiş oldu.

Bu reste rağmen Erdoğan başka bir alanda kapıyı açık tuttu. Gerek balkon konuşmasına gerekse de yakın çevresinin verdiği mesajlara bakılırsa Erdoğan Kürt sorununu yeni anayasa çerçevesinde çözmeye kararlı. Ancak anayasayı bir pazarlık metnine dönüştürmeme konusunda da kararlı. Yani yeni anayasada sen bana şunu ver ben de sana şunu vereyim tarzında bir pazarlık söz konusu olmayacak. Anayasa temel demokratik ilkeler çerçevesinde yapılacak. PKK ve Öcalan’ın konumu ise ayrı bir konu olarak kendi içinde çözülmeye çalışılacak. Yani Öcalan bir adım atıp PKK’yı barışa yaklaştırırsa devlet de adım atıp şartların düzenlenmesi noktasında bir çizgi önerecek. Bu süreç yeni anayasa sürecinden bağımsız yürütülecek. Böylece anayasa yapımı süreci PKK’ya endeksli bir çalışma gibi algılanmayacak.

Daha önceki dönemde Devlet-Öcalan görüşmelerinde görüşmeler biraz da bürokrasinin inisiyatifi ile götürülüyordu. Görüşmeyi yürüten bürokratlar kendi düşüncelerine göre görüşmeleri bir noktaya getirip hükümeti ikna etmeyi planlamışlardı. O dönem bürokratlar Erdoğan’a geldiğinde Erdoğan bu şekil bir ilişkiyi kabul etmemiş ve özellikle bürokratların önerilerini reddederek görüşmelerin tıkanmasına neden olmuştu. Yeni görüşme süreci ise hükümetin inisiyatifinde götürülen bir süreç. Bu nedenle de Öcalan “Erdoğan bir söz söylese barış için yeter” dediği günlerde Erdoğan’da “Bu görüşmeler iktidarın inisiyatifinde yapılıyor” diyerek daha önce yapılan görüşmelerden farklı olarak siyasi iradenin o görüşmelerin arkasında olduğu mesajını verdi. Öcalan’ın bir söz yeter diye beklediği söz herkesin beklentisinin aksine balkon konuşmasında değil “siyasi irade o görüşmelerin arkasında” mesajıyla verildi. Bu nedenle de balkon konuşmasını yeni anayasa sürecine ilişkin bir konuşma olarak anlamak gerekirken Öcalan ve PKK ile ilgili mesaj için “siyasi irade” mesajına bakmak daha doğru olur.

Bütün bu gelişmelerden hareketle özellikle Kürt kanadının basını kullanarak verdiği mesajları biraz temkinli okumak gerekiyor. Zira görüşmeler yeni anayasa yapımından bağımsız paralel başka bir görüşme olarak ilerliyor. Yeni anayasa sürecinde çözüm için ipucu arayanlar fena halde yanılıyor. Şimdi top Öcalan’ın sahasında ve devlet “Öcalan’dan liderliğini ispatlamasını” bekliyor. Bugün 15 haziran ve bundan sonraki süreci PKK tarafından gelen mesajlara bakarak daha kolay anlayabileceğiz...


[email protected]

  • Abone ol