Hükümet- Cemaat kavgasının altında yatanı, Vatikan’ın İslâmiyet’i yeni dünya düzenine ehlileştirerek katabilmek için Gülen hareketi üzerinden çeki düzen vermeye kalkması olarak görenler var.

O yüzden Cemaat’in İslâmiyet anlayışına, bugünkü modern dünyayı yaratmasına benzeyecek şekilde din mühendisliği yoluyla Hıristiyanlığa öykünmek olduğu suçlamasını getirenlerin sayısı da az değil doğrusu.

Uzlaşmaları tamamlanmış Yeni Ahit’le Eski Ahit’in yanına, üçüncü bir İbrahimî din olanİslâmiyet’in de katılarak bütünlüğün ve uyumun sağlanması, küresel barış adına mümkün müdür dersiniz?

Çoğu zaman haklı sebeplerle yeryüzüne karşı öfkesi burnunda bir İslâmlığın, dünyadan soyutlandıkça gidebileceği yerin, Usame Bin Ladin’inki gibi seçeneklerden öteye olmadığı da bir gerçek çünkü.

Hattâ İslâm toplumlarının en gelişmişi diye övündüğümüz ülkemizin bu vasfının dahi, Batılı değerlerden en fazla yararlanmış olmaktan geldiğini görmeyecek miyiz?

Bu nedenle bireysel olarak ne düşünürsek düşünelim, reddedemeyeceğimiz bir toplumsal gerçeklik olarak mademki din vardır, o hâlde en yapıcı nasıl olur diye kafa yormak, kaçınamayacağımız bir konu olsa gerektir.

Dinin, yeryüzü yaşamının vardığı çağdaş düzeye ayak uydurarak bizim buraların toplumsal gelişmesine de engel olmayacağı bir yöntem; eski başarısız laiklik anlayışına saplanıp kalmadan, aranıp bulunmalıdır mutlaka.

Eğer İslâmiyet’in, toplumsal maddi hayata müdahalesinden dolayı çekilen sıkıntıları giderecek tarzda, dileyen bireylerin ruhani ihtiyaçlarıyla yetinerek hepimizin içinde yer aldığı somut sosyal hayatı şekillendirmekten artık vazgeçeceği yeni bir din anlayışı olacaksa, neden desteklenmesin ki?

Zira içinde bulunduğumuz konjonktürde artık cami hutbeleriyle yetinmeyip, TV’lerden tutun da siyaset arenalarına kadar hemen her yerde Kur’an ayetlerini referans almak suretiyle sosyal ve siyasal sorunlara çözümler önermek, sadece hepimize karşı oldubittiye getirerek yapılmış pervasızca saygısızlıklar değil, aynı zamanda temel hak ve özgürlüklerimizin de ihlâlidir.

Fakat bir yandan da problemi, “insana yatırım yapmak suretiyle devleti dinsel olarak aşağıdan yukarıya dönüştürme projesi olan Gülen hareketi ile, popüler politikaya yatırım yapmak suretiyle benzer bir dinsel amaç için devleti yukarıdan aşağıya dönüştürme projesi olan AKP’nin” bu zıt karakterlerinin çatışması olarak değerlendirenler var.

Öyleyse bu bir hedef farkı mıdır, daha başka bir şey midir; yoksa sadece bir çıkar çatışması mıdır?

Takdir edersiniz ki, biz bu daracık köşede bahsettiğimiz hususların kırıntılarını ve belki kimi sorularını dile getirebiliriz, en fazla.

Birazcık da şu birkaç cümlelik pasajı...

Kapitalizmin ortaya çıkmaya başladığı 16. yy’dan itibaren Avrupa’nın tüccar sınıfı, çoğunlukla “Protestan”dı.

Bu sürecin ilk iki yüzyılında, Avrupa’nın en önemli ideolojik çatışması, Katoliklikle Protestanlıküzerineydi.

Bu çatışmada tarımsal bölgelerin aynı zamanda karşı-reformasyonun zafer kazandığı Katolik bölgeler olması ve sanayileşen ülkelerin ise Protestan kalması tesadüfî değildi.

Protestanlık, bir dizi tarihsel gelişme sonunda, güçlü ulusal devletlerin çatısı altında, kapitalizmin genişlemesini benimseyen güçlerle ve bu güçlerin egemen olduğu ülkelerle özdeşleşir hâle gelmişti.

Katolik Kilisesi ise, himayeci bir zenginliğin kaynağı olarak toprağa bağlı tutucu rantiyelerin ideolojisini temsil ediyordu.

Mağdurlukları bitmiş, mağrurlukları başlamış ve üstelik hırçın, gaddar, pervasız pişkinlik safhalarına da gelinmiş bizdeki bu ilişkilerde, kim nereye oturtulacaktır, hangi tarihsel parametrelere bakıp da?

Nehirlerini engin denizlere taşıyan su yatakları olmuş mudur ki buraların?


[email protected]

[email protected]

http://www.taraf.com.tr/namik-cinar/makale-paralel-paralel-paralelli-taralel-taralel.htm

  • Abone ol