“20.yüzyıl boyunca dünyadaki mal ve hizmetlerin yüzde 80’i Avrupa ve Amerika’da üretilmiş; bu da küresel tezahürünü, rakipsiz bir ekonomik ve siyasal hâkimiyet şeklinde göstermiştir.

İşte yalın gerçek budur.

Bunu esas almayan, bunu hesaba katmayan her türlü yavan görüş, balkondaki kız çocuğunu vurmaya yarayan havaya sıkılmış barbar kurşunu gibidir.

Üretmeyen toplumlar, eşekarısı kolonisine benzerler. Vızıltıları çoktur ama şöyle adam gibi bir kovanları bile yoktur.

Ortada yaptıkları bal olmadığı için de sürekli birbirlerini yerler.

Ortak özelliklerinden biri de, faturayı daima kendi dışlarındaki faktörlere çıkararak, istiflerini bozmadan aymazlıklarını sürdürmek amacını gütmekte olduklarıdır.

Üzerlerine, azıcık olsun toz kondurmuşlukları vaki değildir.

Sıkça sığındıkları “yaradan”ı bile, bu verimsizlik ve tembelliklerden hoşnut bir tanrı profili resmedecek kadar kendilerine benzetmişlerdir.

Geri kalmış toplumlar, mevcut hâllerini “geri bıraktırılmış” şeklinde algılayarak, sorumluluklarından tereyağından kıl çeker gibi sıyrılmayı seçmişlerdir.

Koca bir sol külliyat, nasıl işe yaramazın teki olduklarını değil de, nasıl muhteşem olup da zulme uğradıklarını işleyip durmuştur.

Kırk ilkel veriden ibaret çanak çömlek ve pılı pırtı eşyayla, kırk kelimeyle konuşulan lisanıyla, kırk haneli köyünün bir gün olsun ötesine geçmeden seksen sene yaş yaşamış “Irazca kadın”ı Montaigne gibi konuşturan romancılarıyla sadece kendilerini kandırmışlardır.

Bugünün değerleriyle ölçüp sınamayı akıl dahi etmeyerek, beş yüz sene öncesinin IŞİD’çileri gibi görünen geçmiş soyun fütuhatını sanki meziyet diye işleyip bugüne taşıyan şoven bir kültürle, çocuklarının geleceğini kararttıklarının ayırtında bile değildirler henüz.

İnsan, tarihteki zorbalıklarıyla övünüyorsa, ruh sağlığında sorunlar var demektir.

Bir ülkenin devlet başkanı, temsil ettiği kültürün arka fonuna korkunç suratlı adamlar dizip kılıçlı kalkanlı fotoğraflar çektiriyorsa, yüzü geleceğe bakan bir uygarlık ailesinin üyesi gibi davranmıyordur.

Temelinde üretimsizlik, verimsizlik ve yoksulluk yatan ülkemizin sorunları da bu minvaldedir ve eğer çözülmezse, kendileri varken hiç kimsenin eline cetvel alıp sınırları yeniden çizmesine lüzum dahi olmayacaktır.

Bu durumda hangi konu ele alınsa, lime limedir.

Ne toplumda ortak bir tasa ve kıvanç kalmıştır, ne de artık hevenk dolusu umutlar sözkonusudur.

21.yüzyılın başında beliren küresel konjonktürün sinerjisi ile hareketlenen geniş kitleler, bir an için AKPdinamizminin etrafında toplanarak yeni ve çağdaş bir toplum yapısına doğru evirileceklermiş işaretleri veriyorlardı.

Bu yüzdendir ki, o esnada ilerici bir elektrik yükü taşımaktaydılar.

Ne ki her şey çarçabuk aktı gitti ve Erdoğan’ın ilerlemecilikten nasip almayan siyasal dinciliği galebe çalarak, o toplumsal gelişmeyi çok kısa bir zamanda söndürüverdi. Büyüyüp de boy atmasına engel oldu.

Onun dilindeki dinsel söylem, tekrar “Suudî” çizgisine geri dönerek yeniden gericileşti.

Böylece 20. yüzyıl Türkiye’sine parmak ısırtacak kertede bir oligarşik düzen inşa edilerek, bir avuç mütegallibenin çıkarlarına hizmeti esas alan istibdat idaresi kurulmuş oldu.

Bunu görmeyenler ve anlamayanlar, bir kere her şeyden önce gaflet içindedirler.

Fakat bunun bilincine varmak yetmez.

Ayrıca bu durumdan kurtulmak da zorunludur.

O nedenledir ki, haziranda yapılacak seçim çok önemlidir.

Âdetâ köprüden önceki son çıkıştır.

Bütün muhalif gayretler, sadece ve sadece Erdoğan rejimini ayakta tutan AKP iktidarını sandıkta yıkmaya matuf olmalıdır.

Yerine neyin geleceği kaygısı yersizdir; zira hem bundan daha kötüsünün olamayacağını, hem de sağlıklı bir seçeneğin ancak o koşullarda yeşerip üreyebileceğini öngörmek en doğrusudur.

Bugünün yurtseverliği bunu gerektirmektedir.

[email protected]

[email protected]

  • Abone ol