Dünyanın parası harcandı o binaya. Bülent Arınç’ın bile dikkatini çekmiş israfın boyutu... Büyüyen ve yeniden “yeni” olan Türkiye’nin “itibarı ve temsili” için böyle bir “ibretlik” binanın yapılmasının şart olduğunu ileri sürmüş karar vericiler.

 Bu “saray”ın adının “Ak” olarak konmasında kurnazca bir şeyler var! Sanki bundan sonra orada oturacak olan aileler “Ak” partiden gelmeseler bile, sanki onlara nanik yaparcasına, “bakın, bizim adımızı taşıyan bir evde oturuyorsunuz” demeyi planlamak gibi bir kurnazlık... Biraz fazla futbol taraftarlarınınkine benzeyen bir “iz bırakma” tarzı!

 Öte yandan bu bina için harcanan para, o mekanda kesilen ağaçlar, tabii çok önemli ve bu konuda zaten epey yazıldı... Tabii ki, ağacı sadece gökdelenlerin balkonlarında ya da yol kenarı süsleme sanatı olarak gören, ağaca ancak kendi verdikleri “düzen” içinde tahammül eden bir zihniyetin neler yaptıklarını ve yapabileceklerini düşündüğünüz zaman durum tüyler ürpertici...

 Ancak bu “saray” vesilesiyle bir kere daha gözlemlediğimiz, bu milletin tepesine musallat olmuş, oradan biz fanilerin dünyasına da küçürek kopyaları taşınan heybet ve büyüklük merakı çok ilginç...

 Bir zamanlar, ABD’nin “White House”una “Beyaz Ev” diyemeyen, koskoca Amerikan başkanının evinin “ev” olamayacağını düşünen Türk büyükleri ve de ilgili acentaları o evin ancak “saray” olması gerektiğini düşünerek “Beyaz Saray” diye tercüme etmişlerdi.

 En seküler dillere bile sinmiş olan, saraylara öykünen bu kültür şimdi gene bir sembolik savaş eşliğinde, “hiçbir masraftan” kaçınmadan” dikilen yeni devasa ve eklektik saraydan “hizmet” fikri değil; “ölümsüz olmak” gibi bir hırs sızıyor.

 Necip fazıl gecesinde Nuri Pakdil’in konuşması sırasında ayakta durarak, yani “ne kadar mütevazı olduğunu göstererek” takdir gören bir Cumhurbaşkanı’nın da ait olduğunu varsaydığımız bir gelenekten çıkan bir “saray”!

 Türk edebiyatının usta isimlerinden, İslami çevrelerin büyük saygı gösterdiği, kendisini “yüzde yüz devrimci” diye tanıtan Nuri Pakdil söz konusu gecede “anti-emperyalist, anti-kapitalist, anti-nasyonalist, anti-faşist ve de en önemlisi anti-firavunistim” diyordu.

 Firavun hallerine savaş açan bir insana gösterilen saygı sadece bir “kimlik gösterisi” belki de...

 Gene muhafazakar çevreler tarafından çok saygı gören “Bilge Mimar”, rahmetli Turgut Cansever’in şehircilik ve mimarlık anlayışı alabildiğine insani, mütevazı iken, onun hakkında her türlü methiyeyi düzenler neden o “insani” boyutu hiç ciddiye almazlar? 

 Ya da neden bu kadar çok protokolcü ve teşrifatçı, birbirlerine “başkanım” diyen; herhangi bir makama “başkan” ya da sadece “aday” olmuş; gençlik kollarına, bir derneğe şimdi veya eskiden başkan olmuş neden “başkanlık” sevdalısı tonla insan var?

 Tüm memleket şehirlerini “ucube” TOKİ’ler ve gökdelenlerle kirletmeye devam eden “Ak” saraylı parti ve uzantısı sermayedarların, aparatçiklerin bir zamanlar Ankara Güven Parkın göbeğine “ucube” heykeller diken, Nazi mimarisinden fışkırmış bürokrasi binaları yapan eskinin seküler “heybet” düşkünlerinden farklı olduklarını da sanmayalım.

 Öyle görünüyor ki, “başkan” olanlar hep katıksız saygı istiyorlar ve bu saygının en katıksız halinin mekana yansıtılan “eser”lerle sağlanacağına inanıyorlar.

 Ve tabii bu kadar “büyüdüğünüz” zaman balkonda sigara içen bir adama bile tahammül edemiyorsunuz...

 Dolayısıyla sürekli “büyüklenen bir Türk muamması” ile karşı karşıyayız. Sürekli “iyilik” yaptığını söyleyen ve bunu insanların kafasına çalan bir insanlık hali...

 Fakat işin en kötüsü de bu kimlik, barışı da böyle yapmaya çalışıyor; “aşağılayarak”, “boyun eğdirerek” ya da “bahşederek”...

 Bütün bu büyüklük çabaları ancak örselenmiş bir kimliğin tamirat girişimidir belki... Başkalarını örseleyerek yapılan bir tamirat...

(BasHaber Gazetesi)

  • Abone ol