Bayram öncesinde imaja gölge düşebileceğinden korkulmuş olacak AB’nin 2013 İlerleme Raporu’nu Kurban Bayramı öncesinde açıklamak istemesine hükümet tepki gösterdi. Gezi Protestoları sırasında güvenlik kuvvetlerinin uyguladığı sert müdahalelerin; geziye destek çıkanlara uygulanan baskıların, karalamaların, müdahalelerin raporda eleştirilmesinden korkuldu herhalde. Raporun bayramdan sonra açıklanması için AB nezdinde girişimlerde bulunduklarını kendi ağızlarından itiraf ettiler. Avrupa Birliği bu talebe kulak asmayıp raporunu açıklayınca da, raporla ilgili yorumu bayram sonrasına bırakarak bir çeşit tepki göstermiş oldular.

Aslında İlerleme Raporu’nda ortaya konan eleştiriler hükümetin korktuğu oranda sert de değildi. Raporda AB, parlamento ile hükümetin sivil toplumla ilişkilerini sistematik, kalıcı ve yapısal danışma mekanizmalarıyla geliştirmelerini tavsiye ediyordu. Gezi parkı protestolarını Türkiye'de sivil toplumun büyümesinin ve toplumda sorumlu “vatandaşlık” duygusunun daha aktif ve canlı hale gelmesinin göstergesi sayıyor; güvenlik birimlerinin gezi protestocularına aşırı güç kullanmasını ise eleştiriyordu. Bu kadar eleştiri hükümet tarafından da aslında bekleniyor olmalıydı.

Türkiye’yi demokratikleştirdiğini iddia eden, Türkiye’yi Avrupa’ya yakınlaştırmakla öğünen hükümet bir yandan bayramda başım ağrımasın diye AB nezdinde girişimlerde bulunur, raporu ötelemeye çalışırken diğer yandan Ankara Belediyesi Gezi Protestolarının önemli bileşenlerinden ODTÜ’ye baskın yapmaya hazırlanıyormuş. Bu hazırlığı yaparken Başbakan’dan da onay almışlardır herhalde.

Bayram tatilinin kâğıt üstünde bittiği Cuma günü akşam saatlerinde Ankara Büyükşehir Belediyesi ekipleri kamyonlar ve greyderlerle, polisler TOMA’lar ve helikopter eşliğinde ODTÜ’ye girdiler. Anadolu Bulvarı'nın devamı olarak yapılmak istenen yol nedeniyle kesmeyi planladıkları ağaçlara, onları korumak isteyen semt sakinlerine gazla, plastik mermiyle saldırdılar. Hem de ODTÜ rektörlüğüne hiçbir bilgi vermeden.(Radikal). Bir kurumun özerk bir kurumun alanına böylesine bir baskın yapması, binlerce ağacı kesmesi hangi hukuk devletinde görülmüş?

Çevre ve Şehircilik Bakanlığı, geçtiğimiz cuma günü kabul ettiği ODTÜ yol planını Rektörlüğe yollamış. İddiaya göre ODTÜ Rektörü Bakanlığın onayladığı plana itiraz edeceğini ilgili kurumlara telefonla bildirmiş.  Aceleniz ne? Bayram tatilinin resmen bittiği dakikalarda yapılan bu saldırının anlamı ne? Bırakın ODTÜ itirazını yapsın, hukuk işlesin yargı kararını versin, sonuca göre ne yapacaksanız yaparsınız. Hükümet- Ankara Belediyesi sivil toplumla, üniversiteyle ilişkilerini bu tür mekanizmalarla mı geliştirecek? Türkiye’yi Avrupa’nın demokratik ölçütlerine böyle mi hazırlayacaksınız?

Hukuksuzluğu nerede arayacağız? Yaşadıkları bölgeyi, yaşama alanlarını “vatandaş” sorumluluğu içinde savunmak için ağaçların bir oldubitti ile kesilmemesi için insanların bir araya gelmesinde mi; yoksa insanların haklarını, yaşama alanlarını savunmalarına fırsat vermeden üstlerine çullanmada mı? Nerede?

Bir yandan AB’ye şirin görünmeye çalışacaksınız, sizin kriterlerinizi, hukukunuzu kendi kriterlerimiz, hukukumuz yapıyoruz diye etrafa gülücükler dağıtacaksınız; öbür tarafta hakkını, hukukunu, onurunu, yaşama alanını korumak için yola çıkmış insanların üzerine gazla, copla, plastik mermiyle, TOMA’larla saldıracaksınız. Ve bunu bayram tatilinin resmen bittiği Cuma günü akşam saatlerinde yapacaksınız, pes doğrusu. Bayram bitti savaşa devam, sizin kitabınız da böyle mi yazıyor?

Gezi Protestoları bu hükümetin kimyasını bozdu, diyenler yerden göğe haklı. Siz zaten var olan kimyayı su yüzüne çıkardı yorumunu da yapabilirsiniz pekâlâ. Son zamanlarda sergilenen bu saldırganlığı, bu inatlaşmayı, bu dayatmayı, bu güç kullanarak sorun çözme alışkanlığını başka nasıl açıklamalı? “Yolları iyileştiriyoruz” gerekçesi ile doğaya, yaşama alanına sahip çıkanlara saldırırken; sivil toplumla, vatandaşla aranızdaki ilişki kurma yollarını tahrip ettiğinizi nasıl görmezsiniz? Akıl mantık bunun neresinde?  

Aynı paradoksu çözüm sürecinde de yaşıyoruz.

Muhatabınızla bir araya gelip bir anlaşma yapıyorsunuz. Demokratikleşmenin önünde en önemli engel silahlı başkaldırıdır diyor; silahlar sussun atılması gereken adımları zamanla atacağız sözünü veriyorsunuz. Silahlar susuyor, kan duruyor. Peki, verdiğiniz sözler, atacağınız adımlar nerede?

Şu “demokratikleşme” adıyla açtığınız paket, Türkiye sorununun (siz bunu Kürt Sorunu diye okuyun) neresini çözüyor. Türkiye vatandaşlığı, anadilde eğitim ve yerelleşme yolunda hiçbir adım atmadan, siyaset yapmak isteyenleri dört duvar arasında tutmaya devam ederken; kim sizin çözüm istediğinize inanır? Çözümün neresindesiniz, diye size sormazlar mı?

AKP, açıkladığı paketle kamuoyunun gözünü boyayabileceğini, çözüm sürecini bir çeşit seçim taktiği haline getirdiğinin kamuoyunda anlaşılmayacağını mı sanıyor? Bu tutumun toplumda huzursuzluğu, gerginliği arttırdığını, çatışma ve karmaşayı genişlettiğini görmüyor musunuz? İnsanları germeye, insanlarda sahte umutlar yaratmaya, toplumlar arasındaki gerginlik üzerinden siyasi çıkar elde etmeye ne hakkınız var? Böyle siyaset, böyle siyasetçi olur mu?

Hükümet bu tür müdahalelerle aslında bir yandan da muhalefetin güçlenmesi için zemini olgunlaştırıyor.

Abdullah Öcalan Türkiye’ye getirildiğinde çözüm için önemli bir fırsat yakalanmıştı. Sol ve sağ görünümlü milliyetçilik bu fırsatı heba etti. 1990’larda güneydoğu ve doğuda Kürtler üzerinde oynanan oyun, PKK’ya destek verebilecek kırsal alanı boşaltma, köyleri yakma, mezraları köylüye kapatma, Kürtlerin ileri gelenlerini ortadan kaldırma siyaseti sorunu çözmek bir yana daha da büyüttü. Muhalefet daha da güçlendi.

Sonuçta Türkiye’de ortaya çıkan karmaşa, ekonomik yıkım ve sorunu bu noktaya taşıyan siyasetçilere duyulan öfke ortamında, referansını dini duyarlılıktan alan AKP ülkeyi yönetme inisiyatifini eline geçirdi. Askeri vesayetin Türkiye siyasetinde belirleyici olmaktan çıkmasıyla, Kürt sorununu sadece bir terör sorunu, güvenlik sorunu olarak gören zihniyetin eli de giderek zayıfladı. Kürtlerin insan haklarından, kültürel haklardan kaynaklanan talepleri daha bir meşruiyet kazandı.

Sorun, Kürt sorunu olmaktan çıktı, siyasi birliğin demokratik zeminde yeniden kurulması, Türkiye’nin normalleşmesi, çağdaşlaşması, yani bir anlamda Türkiye sorunu haline geldi. Şimdi kendi iktidarları sırasında ortaya çıkan çözüm umudunu kendi elleri ile boğmaya AKP ileri gelenlerinin ne hakkı var?

AKP’nin bir çeşit havlu attığı bu noktada çözüm için umutların sürmesi tümüyle Kürt kültürünün haklı talepleri etrafında siyaset yapanlarla demokratik sol, liberal sol, sosyalist sol muhaliflerin, çevrecilerin antikapitalist Müslümanların ortak paydalarda bir araya gelebilmesine bağlı gözüküyor.

Türkiye’de solun kendine gelmesinde Kürt hareketinin önemli payı oldu, olmaya da devam ediyor. Öte yandan asimile olmaya zorlanan ulus, taleplerini toplumdaki diğer demokratik taleplerle buluşturabildiği ölçüde de milliyetçi bencillikten, kör milliyetçi kavgadan sıyrılır; mücadelesi çağdaşlaşmanın bileşeni haline gelir. O nedenle Kürt siyasetçilerin taleplerini sol değerler içinde dile getirmelerini önemli buluyorum. Türkiye için bir kazanımıdır bu.

Türkiye’de demokratik muhalefetin gelişip güçlenmesi, kitleselleşmesi, çekim merkezi haline dönüşmesi için HDP (Halkların Demokratik Partisi) girişimi bir çıkış noktası olabilir mi? İlk kongresini 27 Ekimde yapacak olan, mecliste bugün üç milletvekili ile temsil edilen HDP umarım sen ben bizim oğlan darlığı içinde kalmaz. AKP, Milliyetçiler ve Ulusalcılar dışında kalan; Türk- Kürt çağdaşlaşmanın bütün siyasi aktörleri için ortak bir zemin, bir çıkış noktası haline gelebilir.

Yaşanan bütün bu olaylar, böyle bir çekim merkezine bugün ne kadar fazla ihtiyacımız olduğunu yeterince göstermiyor mu?

  • Abone ol